AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 19 Şubat * HALKEVLERİ AÇILMASI

Halkevleri, halka yeni Türkiye’nin hedeflediği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma amacına uygun bir eğitim vermeyi hedefleyen yaygın eğitim kurumlarıdır.

19 Şubat 1932’de resmen açılan halkevleri, Atatürk’ün direktifleriyle kurulmuş ve kısa zamanda Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış çok önemli bir kültür kurumudur.

Ankara’da yapılan açılış töreninde Atatürk teşebbüsün amacını şöyle açıkladı: “Gençlik, gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşatılmalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kitlesi halinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına yetişkin muallim olduklarına malik olmak kafi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir milli halk mesaisinin tanzimini ihmal etmemeliyiz.

CHF (Cumhurieyt Halk Fırkası), 1931 Kogresinde parti tüzüğünün 72. Maddesi F fıkrasında parti idare heyetlerine Halkevi açma yetkisi verilmiştir. 19 Şubat 1932’de Ankara Halkevi ile birlikte toplam 14 Halkevi açılarak Halkevlerinin kültürel alandaki uzun koşusu başlamıştır. CHF Genel Sekreterliğinde Halkevleri Bürosuna bağlı olarak çalışan Halkevleri dokuz kolda faaliyet göstermişlerdir.

Dil, Edebiyat, Tarih, Güzel Sanatlar, Temsil (Tiyatro), Spor, Sosyal Yardım, Halk Dershaneleri ve Kurslar, Kütüphanecilik ve Yayın, Köycülük, Müze ve Sergi kollarında yetişkinlerin eğitimi, HalkKültürünün açığa çıkarılması, derlenmesi ve korunması, halkın aydınlatılması, günlük yaşamın modernleştirilmesi etkinliklerini yürüterek Türkiye’nin çağdaşlaşmasına katkıda bulunmuşlardır.

Halkevleri çalışmaları Cumhuriyet Halk Fırkasının parti programındaki ilkeler doğrultusunda yürütülmüştür. Bu kurumlar 1932-1951 yılları arasında Türkiye’nin toplumsal ve kültürel tarihinde önemli roller oynamıştır. Başta Atatürk olmak üzere, dönemin önde gelen devlet adamları zaman zaman halkevleri çalışmalarına bizzat katılmak suretiyle bu kurumları desteklemişler, böylece geniş halk kütlelerinin halkevlerinde yapılan faaliyetlere katılımını sağlamışlardır.

Halkevlerinin çalışmalarından birkaç örnek;

Köycülük Şubesi

Köylülerin sıhhî, medenî, bediî gelişme ve ilerlemesine, köylü ile şehirli arasında karşılıklı sevgi ve bağlılık duygularının kuvvetlenmesine çalışmak, çevre köylere geziler düzenlemek, köylüyü okutmaya çalışmak, hasta köylülerin şehir sağlık merkezlerinde muayene ve tedavilerini sağlamak, harp malulü köylülerle şehit köylülerin aile ve yetimlerini koruma ve bunların kasabadaki resmî işlerini kolaylaştırmak bu şubelerin aslî görevleri arasındadır.

Halkevlerinin faaliyetlerini sürdürdüğü dönemde Türkiye nüfusunun dörtte üçünden fazlası köylerde oturmaktaydı. Bu yüzden halkevleri faaliyetleri içinde köycülük ihmâl edilmemesi gereken bir faaliyet sahası olmuştur. Halkevlerinin bu konudaki temel prensibi “memleketi aslî ve asil unsurundan: köyden tanımaya başlamak”tır. Çalışmalarını bu ilkeden hareketle sürdüren halkevleri köyün sıhhî, sosyal ve bediî gelişiminin sağlanmasına önem vermiştir. Aralarında doktor, veteriner, öğretmen, mühendis vb. mesleklere sahip kişilerden kurulan halkevi köycüler komitesi civar köylere inceleme gezileri düzenlemiş, yeni planlar dahilinde modern köyler oluşturmaya çalışmıştır. Bazı halkevleri civarda bulunan köyleri, “örnek köy” seçerek, bu köylerin her türlü sorunuyla ilgilenmiştir. Örneğin İzmir Halkevi Karşıyaka’ya bağlı Örnek Köy’ünü model almış, bu köy için modern bir köy planı çizmiş ve köyün kuruluşunun ve gelişiminin bu plan dahilinde yapılmasını sağlamıştır. Halkevi köycülerinin hiçbir karşılık beklemeksizin köyün bayındırlık, temizlik, sağlık ve ziraat işleri ile ilgilenmesi, köylerde okuma odası açmaları, dünyada olup bitenler hakkında köylüyü bilgilen-dirmeleri gibi faaliyetleri dikkate değer çalışmalardır.

Müze ve Sergi Şubesi

Halkevi müzesi ve sergiler grubu olmak üzere ikiye ayrılan bu şubenin müze grubunun faaliyet sahası şunlardır: Çevredeki tarihî eser ve abidelerin iyi korunması hususunda resmî makamları aydınlatır. Bulunduğu yerde resmî müze varsa onları zenginleştirmeye, yoksa bunların kurulmasına çalışır. Tarihî eserlerin ve üzerindeki yazıların fotoğraflarını alır. Tarihî kıymeti olan eski yazılar, ciltler, tezhipler, divanlar, minyatürler, çiniler, halılar ve nakışlar gibi millî kültür vesikalarıyla eski millî kıyafetler ve diğer millî etnografya vesikalarını toplamaya çalışmak suretiyle mahallî müzelerin zenginleşmesini sağlar. Sergi Grubu ise çevrede ve memleketin diğer taraflarında bulunan sanatkârların eserlerinin teşhir edilmesini sağlar. Bu sanatçıların istedikleri eserleri sergiler açmak suretiyle halka tanıtır. Başlangıçta Müze ve Sergi Şubesi olarak açılan bu şube daha sonra, Tarih ve Müze Şubesi adı altında faaliyetlerini sürdürmüştür

Halkevi tarih ve müze kolları kendi bölgelerindeki tarihî eser ve anıtların incelenmesine, kaybolmaya yüz tutan millî etnografya vesikalarının aranıp bulunmasına, yerel müzeler kurulmasına, kurulmuş olanların zenginleşmesine çalışmıştır. Bu komiteler tarihî geziler düzenlemiş, halkın tarih bilincini geliştirmeye gayret etmiştir. Birçok halkevi topladığı eserlerle kendi müzesini kurmuş, civardan toplanan tarihî eserler şehirdeki devlet ve halkevi müzelerinde koruma altına alınmıştır. Halkevlerinin müzeciliğe dair yaptığı neşriyat da bu kurumların önemli çalışmalarındandır. “Halkevleri Türk Tarih Kurumunun kurulması ve Türk Tarih tezinin ortaya atıldığı bir dönemde Türk Tarih Kurumunun Anadolu’daki yardımcı kolları olarak tanımlanmıştır. Bu yüzden yapılan tüm araştırma ve tetkikler raporlar halinde kuruma gönderilmiştir”. Serap Taşdemir’in de belirttiği gibi, tarih komiteleri çalışmalarını Türk Tarih Tezi ışığında sürdürmüş, tarihe dair araştırmaları yayımlamıştır. Türk Tarih Tezi’ni geniş kitlelere anlatmak için konferanslar düzenlemişler; tarih ve dil ile ilgili işlerin millî varlığın temeli olduğu görüşünden hareketle, bünyelerinde tarih arşivleri oluşturmuş, yöredeki tarihî eserleri toplamış ve gönderdikleri belgelerle Türk Tarih Tezi’ne önemli katkıda bulunmuştur.

HALK EVLERİNİN KAPANIŞI

14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti’nin ezici bir çoğunlukla iktidara gelmesiyle, halkevlerinin durumu tamamen sarsılmış, Demokrat Parti ödenek yokluğu gerekçesiyle 18 Haziran 1950’de ilk olarak Londra Halkevi’nin faaliyetlerini durdurmuştur. Bu tarihten sonra kamuoyunda halkevleriyle ilgili tartışmalar daha da artmıştır. Nitekim Demokrat Parti milletvekilleri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan “Halkevlerinin ve Bazı Halk Partisi Gayri Menkullerinin Hazineye İadesi Hakkındaki Kanun Lâyihası” 9 Ağustos 1951 tarihinde açık oylamaya sunulmuş ve lâyiha, mecliste bulunan 365 milletvekilinden 362’sinin olumlu oyuyla geçmiştir. Yasa 11 Ağustos 1951 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasa sonucunda halkevleri binalarına ve binalardaki mallara resmen el konulduğu ve bunlar hazineye iade edildiği için halkevleri de fiilen çalışamaz hale gelmiş, başka deyişle kapanmıştır. Burada halkevlerinin kuruluşunun yasayla değil de talimatnameyle yapılmış olmasının kapanmayı kolaylaştıran bir etken olduğunu belirtelim.

Atatürk bugünleri de görmüş! Amiral Soner Polat

TBMM’de yoğun tartışmalar yaşanıyor… Yıl 1924. Konu, Cumhurbaşkanı’nın nasıl seçileceğinin belirlenmesi! Çoğunluğun görüşü, Cumhurbaşkanı’nın da tıpkı vekiller gibi halk tarafından seçilmesi… Meclis’in ağırlık merkezi ezici bir şekilde bu yöne doğru kayıyor. Konunun kapanması an meselesi!

CUMHURBAŞKANI’NI KİM SEÇMELİ!

Tam da bu anda Mustafa Kemal Paşa ağır fakat emin adımlarla kürsüye doğru yöneliyor… Konuşmadan önce Meclis’i kartal bakışları ile süzüyor. Ve hemen sözlerini art arda sıralıyor:

“Efendiler, Cumhurreisi’nin halk tarafından seçilmesi mahsurludur! Vekillerin seçmesi en iyisidir. Nedenine gelince, yarın birisi çıkar ‘beni halk seçti’ diyerek krallığını ya da diktatörlüğünü ilan ederse, demokrasi tehlikeye girer! Tarihte örnekleri çoktur…”

Atatürk’ün ülke gerçeklerinin nasıl farkında olduğunu aşağıdaki diyalog açık seçik ortaya seriyor:

KARŞI DEVRİMİN AYAK SESLERİ!

Bir gün Kılıç Ali’nin evinde, Refik Koraltan Atatürk’e:

Paşam, dedi, itimat buyurun, Anadolu’nun en ücra köşesinde bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazar. Bu böyledir, Paşam…

Atatürk şu cevabı verir:

Beyefendi, Anadolu’nun ücra köşesinde bir köylünün, bir çobanın kalbini açtığınız zaman orada Mustafa Kemal yazdığını ben de zatıâliniz kadar biliyorum!

Amma benim kadar sizin de bilmenizi istediğim bir şey vardır ve o da şudur:

Orada bir çobanın bulunduğu yerin on dakika ilerisindeki bir köy imamı gelip o ismi oradan on dakikada siler!

İsterse istediği bir başka ismi yazar…

Bunu da sizin benim kadar bilmenizi isterim!

Bir faniye durup dururken dahi demiyorlar… İsveçli, “Mustafa Kemal gibi düşünmek!” sözünü boşuna sarfetmiyor… Ne mutlu Türk Milletine ki böylesine güçlü bir ışığı var… Sorunlar nedir ki! Dönüp Atatürk’e baksa yeter! Her türlü hastalığın reçetesi O’ndadır…

Amiral Soner Polat

ulusalkanal.com.tr

spolat102@outlook.com

Kaynak: https://www.ulusal.com.tr/m/?id=4698&t=makale

AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 17 Şubat * Türk Medeni Kanunun Kabulü

Devlet yapısı laikleştirilirken, hukuk kuralları içinde laikliğe aykırı olanları atıp akla ve mantığa uygun olanları almak gerekiyordu. Hukuk düzeninin temeli medeni hukuktur. Osmanlı İmparatorluğu döneminde hukuk işleri din kurallarına göre yönetilmekte olduğundan, çağdaş toplumlar düzeyine erişmek isteyen Türk toplumunun temel ihtiyaçlarının, söz konusu hukuk yapısıyla karşılanamayacağı ortaya çıkmıştı. Tanzimat Dönemi’nde hazırlanan Mecelle, bazı yenilikler getirmekle birlikte, Türk toplumunun gereksinimlerine tam manasıyla cevap vermekte yeterli olamıyordu. Osmanlı Devleti’nde hukuk alanında var olan ikilikleri kaldırmayı hedefleyen Türkiye, Lozan Antlaşması ile yabancı mahkemeleri kapatarak hukuksal anlamda da bağımsızlığını zedeleyen bu durumdan kurtulmuştu. Ancak Medeni Hukuk anlamında Müslümanlar Mecelle ile gayrimüslim Türk vatandaşları da kendi dinlerine göre bu ilişkilerini düzenlemekteydi. Bu durum Patrikhaneye de hukuksal yetkiler tanımakta ve ülkedeki hukuk ve toplumsal birliğin oluşmasını engellemekteydi. Cumhu­riyet kadroları toplumun yaşamını laik esaslara göre düzenlemek gerekiyordu. Bu sebeple

  • kişilerin hak ve borçları,
  • aile kurumu, işleyişi ve sona ermesi,
  • mülkiyet ilişkileri,
  • miras sorunları,
  • kiralama, satın alma, ödünç verme, vb.

ilişkiler açısından, gerçek bir Medeni Kanuna ihtiyaç vardı. Bu nedenle İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun, 17 Şubat 1926’da TBMM’de kabul edilerek, yürürlüğe kondu. Bunu, öbür temel yasalar ile, ceza hukuku alanındaki boşlukları gideren Ceza Kanunu’nun kabul edilip (1 Mart 1926) yürürlüğe konması izlemiştir.

17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun’un getirdikleri özetle şunlardır:

  • Kadına, meslek seçme özgürlüğü tanındı.
  • Çok eşlilik yasaklandı, tek eşlilik ilkesi Kadına da boşanma hakkı tanındı.
  • Miras bölüşümünde cinsiyet ayrımına son verildi.
  • Evlilik resmi nikah şartına bağlandı. Böylece aile kuru­mu devlet güvencesi altına alındı.
  • Din ve mezheplere· göre uygulanan özel hukuk anlayışına son verilerek hukuk birliği sağlandı. (Cemaat mah­kemeleri kapatılarak.)
  • Patrikhane’nin dünya işleri ile ilgili yetkilerine son veril­ (Lozan Antlaşması’na göre, azınlıklar medeni hukuk kapsamına giren konularda kendi geleneklerini sürdürüyorlardı.)
  • Mahkemelerde kadın erkek ayrımına son Şahitlikle cinsiyet ayrımı kaldırıldı.
  • Çocukların iyi yetiştirilmesi amacıyla aileye görev ve sorumluluklar yüklendi.
  • Türk Medeni Kanunu’yla hukuk birliği sağlanmış;  laik toplum ve kadın hakları konusunda önemli bir adım atılmıştır. Özellikle kadınlara verilen hakların,  Halkçılık ilkesi ile de bağlantısı vardır.

AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 17 Şubat * Aşar (Öşür) Vergisinin Kaldırılması

Büyük zaferin kazanılmasından önce, Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’yi açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmiştir. “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan köylüdür.” Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada tarımın önemi üzerinde durmuş; “Kılıç kullanan kol yorulur, fakat saban kullanan kol, her gün kuvvetlenir.” değerlendirmesini yapmıştır.
Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda birini vergi olarak ödemesiydi.

Tarımsal Alanda Yenilik ve Düzenlernelerin Yapılması: 17 Şubat 1925 tarihinde Aşar (Öşür) vergisi kaldırıldı. Böylece köylü ağır ve sıkıntılı bir vergi sisteminden kurtulmuş oldu ve köylünün ekonomik durumu iyileştirildi. (Halkçılık ilkesi ile ilgilidir).

1933 yılında “Yüksek Ziraat Enstitüsü” kuruldu: Amaç, modem ve bilimsel yöntemlerle tarımsal üretimi ve ürün kalitesini arttırmak ve tarımsal hastalıklarla mücadele “Tarım Kredi Kooperatifleri” kurularak çiftçiye kredi imkanı sağlandı.

“Ziraat Bankası” nın köylüye verdiği krediler arttırıldı.

“Tohum lslahı” yapıldı. Traktörle yapılan  modern tarım teşvik edildi.

Veteriner Fakültesi” açılarak hayvan hastalıklarıyla mücadele edildi.

Tarım ve sağlık alanında görülen gelişmeler Halkçılık ilkesi doğrultusundadır.

1925’te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacı ile bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi. Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.

Köylüye yararlı olmak ve yardım sağlamak amacı ile tohum ıslah istasyonları, numune çiftlikleri açıldı. Traktör kullanımı teşvik edilerek, ucuz alet ve makina dağıtımı yapıldı. Atatürk çiftlikler kurarak ve modern yöntemler uygulayarak çiftçilere örnek oldu.

AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 17 Şubat * İZMİR İKTİSAT KONGRESİ

23 Nisan 1920 de Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2 Mayıs 1920’de 11 bakandan oluşacak hükümetin kurulması ile ilgili 3 numaralı kanunu kabul etmişti. Bu hükümette bir de İktisat Bakanlığı bulunmaktaydı.

Hükümetin programında mali ve ekonomik meseleler üzerinde önemle durulacağı da belirtilmişti. Ancak 1920-1922 yıllarında Türkiye, Kurtuluş Savaşı içinde bulunduğundan, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin bu dönemdeki başlıca amacı yurdu istiladan kurtarmaktı. Savaşın gerektirdiği nedenlerle de, hükümet o sıralarda üretim ve endüstriye yatırım yapacak durumda değildi.

Ancak yönetici kadro zaferden sonra prensip olarak siyasi ve ekonomik bağımsızlığı öngörmüştü.

Lozan Konferansına ara verildiği sırada, İzmir İktisat Kongresi 1135 delege ile 17 Şubat ve 4 Mart 1923 tarihleri arasında toplandı. Kongre Mustafa Kemal Paşa başkanlığında Manisa temsilcisi Kazım Karabekir, Asım ve Fevzi Çakmak Paşalar ile Rus Büyükelçisi Aralof ve Azerbaycan Büyükelçisi İbrahim Abilof’un katılımları ile başlamıştır.

Kongre, yeni Türkiye’nin İktisat Politikasını belirlemek amacıyla toplanmıştır. Mustafa Kemal Paşa açış konuşmasında :

Yeni Türkiye’mizi layık olduğumuz düzeye eriştirebilmemiz için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü; zamanımız tamamen bir ekonomi devresinden başka bir şey değildir.

Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar ekonomik zaferlerle taçlandırılmamışlarsa, meydana gelen zaferler devamlı olamaz.

Ekonomi demek, her şey demektir, yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne lazımsa onların hepsi demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, çalışma demektir, her şey demektir.” demiştir.

Atatürk, bu Kongre’de ayrıcalık taşıyan yabancı şirketlerin millileştirilmesi üzerinde durmuş, gayri meşru rekabeti besleyen kapitülasyonlara son vermenin gerektiğini belirtmiş, ulusal görüşü iktisat politikalarına temel yapmanın zorunluluğu olduğunu söylemiştir. Kongre, iki haftalık bir çalışmadan sonra oybirliği ile kabul edilen ‘Misak-i İktisadi’yi yayımlayarak dağılmıştır.

Kurtuluş sonrası Türkiye’nin iktisadi bakış açısını belirleyen en önemli olay, İzmir İktisat Kongresi’dir. İzmir, Türk kurtuluşunun, bağımsızlığın simgesidir. Mustafa Kemal’in Ordusu, işgalci Yunan güçlerini yenilgiye uğratıp, 9 Eylül 1922’de İzmir’i işgalden kurtarınca, kent, siyasi kurtuluşun simgesi olur.

Ancak, 9 Eylül sonrası koşulları İzmir için çok ağırdır. İzmir büyük bir yangına sahne olmuş, bölgedeki bağ ve bahçeler sökülmüş, tarlalar yozlaşmış, ortalık harabeye dönmüştür. İktisat Kongresi’nin İzmir’de toplanması bir rastlantı değildir. İşgalin tüm ağırlığını hissetmiş, savaşın yıkımını yaşamış, iktisadi bakımdan çökmüş olan İzmir, İktisat Kongresi ile iktisadi kurtuluşun, kozmopolit ekonomik yapıdan ulusal ekonomik yapıya geçişin de simgesi olacaktır.

İzmir İktisat Kongresinde, Yeni Türkiye’nin ekonomik sorunları tartışıldı. Ayrıca, Lozan’da devamı istenen kapitülasyonlar ve diğer imtiyazların kabul edilmeyeceği ifade ediliyordu. Bu kritik devrede, ekonomik sorunları düzenlemek için kararlar alan İzmir İktisat Kongresinde savaşlardan yorgun çıkan halka, ekonomik yön vermek ve harap olan yurdu kalkındırmak için yapılması gerekenleri tespit etmek amaçlanıyordu. İzmir İktisat Kongresi sonunda; kongreye katılanlar oybirliği ile Misak-ı İktisadı kabul ederek, modern ve müreffeh Türkiye için canla başla çalışmaya and içti.

Tarım, sanayi, ticaret ve işçi kesimlerinden 1135 tem­silcinin katılımıyla toplanan bu kongrede, 12 madde­den oluşan “Misak- İktisadi (Ekonomi Andı)” kabul edildi.

İzmir iktisat Kongresi’nde üzerinde tartışılan konular şunlardır:

  • Ulusal endüstri kurulması Fabrika üretimine geçilmesi
  • Ulusal bir banka kurulması Kapitülasyonların kaldırılması (Ulusal bağımsızlığı sağlamanın temel koşuludur.)
  • Tekellere izin verilmemesi
  • Toprak reformunun yapılması
  • İşçi sendikalarının ve meslek örgütlerinin oluşturul­ması
  • Demiryolu yapımına önem verilmesi
  • Hammaddesi yurt içi kaynaklardan sağlanan alanlar­da üretime önem verilmesi
  • Aşar vergisinin kaldırılması
  • Hayvan hastalıklarıyla mücadele edilmesi
  • Kabotaj hakkının elde edilmesi
  • Gerekli eleman yetiştirecek eğitim okullarının açılması
  • Stratejik yatırımların devlet eliyle yapılması
  • Koruyucu gümrük vergileriyle sanayicinin korunması
  • Borsaların kambiyo merkezlerinin millileştirilmesi
  • Kredi olanaklarının artırılması
  • Köylere telgraf, telefon, sağlık ve ulaşım hizmetlerinin getirilmesi

İzmir – İktisat Kongresi Görüşler ve Değerlendirmeler * PROF. DR. ZEKİ HAFIZOĞULLARI

Giriş

İzmir – İktisat Kongresi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin “köklerini “ bilmede, dünü anlamada, bugünü kavramada ve yarına bakmakta hala çok önemli ekonomik, toplumsal, siyasi ve hukuki bir belge olma niteliğini taşımaktadır.

Ancak, İzmir İktisat Kongresi, her nedense “hukuki bakımdan” hiç veya yeterince değerlendirilmemiştir1.

Gerçekten, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi her yıl şenliklerle anılırken, üzerlerine bilimsel toplantılar yapılırken, her nedense eş değerde olan İzmir İktisat Kongresine hakkettiği önem verilmemiş2, hatta kongrenin yapıldığı ev yıkılmış ve yerine düşünülmeden otopark yapılmıştır. Bu, İzmir İktisat Kongresine hiç veya yeterince değer verilmediğinin bir kanıtıdır. Fazla söze gerek yoktur. İşin vahametini anlamak için, Atatürk hakkındaki araştırmalarda İzmir İktisat Kongresine ne kadar yer verildiğine bakmanın yeterli olduğu kanaatindeyiz.

Oysa, Atatürk, …” Efendiler, Hey’et-i aliyenizin bugün akdedmiş olduğu İktisat Kongresi çok mühimdir. Çok tarihidir. Nasıl ki Erzurum Kongresi felaket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak hususunda Misak-ı Millinin ve Teşkilat-ı Esasiye Kanununun ilk temel taşlarını tedarik hususunda amil olmuş, müessir olmuş müteşebbis olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, tarih-i millimizde en kıymetli ve yüksek hatırayı ihraz etmiş ise, kongreniz dahi milletin ve memleketin hayat ve halas-ı hakikisini temine medar olacak düsturun temel taşlarını ve esaslarını ihraz edip ortaya koymak suretiyle tarihte büyük namı ve çok kıymetli bir hatırayı ihraz edecektir… Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi küşüt etmek şerefini bana bahşettiğinizden dolayı hassaten arz-ı teşekkür ederim… Ve böyle bir kongreyi akdeden sizlersiniz. Bundan dolayı sizi şayan-ı tebrik görür ve tebrik ederim… Kongre kuşat edilmiştir efendim.” derlendirmesini yaparak, İzmir İktisat Kongresinin “memleketin hayat ve halas-ı hakikisinde” ne kadar çok önemli olduğunu açıkça ortaya koymuştur3-4.

“İzmir İktisat Kongresi tarihte ilk defa ihraz-ı mevki-i bülend edecek bir kongredir”5

İzmir İktisat Kongresi, burada, bir iktisat sistemi veya doktrini, bir mevzuat taslağı, bir tarih tezi, vs., olarak değil, ama sadece “memleketin hayat ve halas-ı hakikisini temine medar olacak düsturlar” bütünü olarak ele alınacak6 ve dolayısıyla zorlu bir Kurtuluş Savaşı içinde ve sonrasında “kan ve irfanla” biçimlenen “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin” toplumsal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenlerinin niteliklerinin neden ibaret olduğu saptanmaya çalışılacaktır.

İzmir İktisat Kongresinin Yapıldığı Tarihi Dönem

İzmir İktisat Kongresi, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihinde toplanmıştır7. Bu tarihte Lozan Konferansı kesintiye uğramış, tabii “Cumhuriyet” henüz ilan edilmemiştir.

Amasya Tamimi nasıl kurtuluş Savaşını başlatan ve bu “savaş boyunca güdülen amaç ve esasların”8 hukuki temel metnini oluşturmuşsa9, İzmir İktisat Kongresi de, 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin ve bu cumhuriyetin niteliğini oluşturan Devrimlerin temel metnini oluşturmuştur.

Gerçekten, Lozan Konferansında, tarihi eskiye giden bir ulusun siyasi-hukuki biçimi olarak doğan yeni bir Devletin bir kurtuluş savaşı ortamında oluşmakta olduğu görülmüş, bu devletin toplumsal, ekonomik, siyasi yapısının ne/nasıl olacağı sorusu zihinleri işgal etmeye başlamış, savaşı kaybeden devletler bu belirsizlikten yararlanarak üstüne üstlük bir de “baskın çıkmaya” çalışmışlardır10.

İşte, İzmir İktisat Kongresi, Lozan Konferansının dağıldığı, Türk Heyetinin konferansı terk edip yurda döndüğü, ulusal sıkıntıların “had safhada”‘ olduğu bir sırada, Kurtuluş Savaşının noktalandığı İzmir’de, ülkenin biç çok yerinden gelen, toplumu oluşturan sınıfları ve/veya “grupları” temsil eden 1135 delege ile toplanmıştır11.

İzmir İktisat Kongresinin, dünya kamuoyuna, bugün de geçerli, tek bir duyurusu olmuştur.

Uygar başka uluslar kadar uygarız.

“ Milletimiz mazisinden değil, artık istikbalinden mesuldür”12

Evreni Farklı Bir Algılama Biçimi Laik toplumsal düzen

Toplumlar, egemenliklerinin veya kendileri ile biçimlendikleri hukuk /devlet düzenlerinin maddi kaynağının, ya “beşeri irade” olduğu varsayımına ya da “ilahi irade” olduğu varsayımına dayandırmaktadırlar13.

Zaten bir üçüncü olasılık da mevcut bulunmamaktadır.

Bir toplum kendisinin veya kendisinin biçimi olan hukukunun maddi kaynağını ilahi iradede buluyorsa, tüm görünümleri ile birlikte o toplumun düzeni teokratik toplum düzenidir, o hukuk düzeni teokratik bir hukuk düzenidir. Buna karşılık, eğer bir toplum kendisinin veya kendisinin biçimi olan hukukunun maddi kaynağını beşeri iradede buluyorsa, tüm görünümleri ile birlikte o toplum düzeni laik toplum düzenidir, o hukuk düzeni laik bir hukuk düzenidir. Bir toplumun hukukunun maddi kaynağı esas olarak ilahi irade olmasına rağmen, o toplumda ilahi irade yanında egemenin onunla çatışmayan kurallara veya örfi kurallara da geçerlilik sağlanmışsa, toplumun düzeni, kiminin ileri sürdüğünün tersine14, laik toplum düzeni değildir, tersine tüm tezahürleriyle “teosantrik “, yani buyurma erki tanrı merkezli toplumsal düzendir.

Genelde kabul edildiği üzere, Osmanlı İmparatorluğunun Düzeni, teokratik [veya teosantrik] toplum düzenidir15. Gerçekten, Osmanlı Devleti “ saltanat-ı şahsiye ve en son beş on sene zarfında saltanatı meşruta esasına müsteniden idare-i hükümet “ etmiştir. “ Saltanat-şahsiyede her hususta yalnız tacidarların arzusu, emel ve iradeleri hakimdir “. “ Milletlerin arzu, emel, irade ve ihtiyaçları mevzubahis olmaktan uzaktır. Millet amal ve iradesinden tecerrüt etmiştir. Tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyat-ı ilahiye farzederler. Etrafını alan menfaa4erestan padişahın zihniyet ve arzusunu bir lazime-i semaiye, bir lazime-i Kur’aniye gibi herkese telkin ederler. Bu telkinat karşısında birgün bütün halk, bu arzu ve iradelerin – bila muhakeme iradat-ı semaviye olduğuna kanı olur”16.

Amasya Tamimi, tarihimizde ilk kez, “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir… Milletin istiklalini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır” emriyle, buyurma erkinin, yani egemenliğin kaynağının millet olması, yani beşeri irade olması esasını kabul etmiş olmaktadır. Erzurum ve Sivas kongrelerinde daha da çok kökleşen bu düşünce, kaynağı beşeri irade olan bir kurucu iktidar17 olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve onun Hükümetini ortaya çıkarmıştır. Böylece, TBMM, “ kurucu iktidar “ olarak, Anayasasını yapıp hükümetini kurmakla, uluslararası hukukun bir süjesi olmuş, dolayısıyla “Devlet” olma kimliğini kazanmıştır. İşte, İzmir-İktisat Kongresinde, “ziraat, Sanayi, Ticaret ve İşçi zümreleri” temsilcileri ve konuşmacı veya yönetici olarak katılan TBMM Hükümeti temsilcileri, tek vücut olarak, henüz oluşmamış bulunan ve ileride oluşacak olan “kurulmuş iktidarın” [ki daha sonra ismi Türkiye Cumhuriyeti Devleti olacaktır] esasları kurucu iktidarca belirlenmiş olan temel niteliğinden vazgeçilemeyeceğine işaret etmektedirler18.

Gerçekten, “Misak-ı İktisadi Esasları”, 1. maddesinde “Türkiye, Milli hudutları dahilinde, lekesiz bir istiklal ile dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir. “ ilkesini ilan ederken, 2. Maddesinde, “Türkiye halkı milli hakimiyetini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiç bir şeye feda edemez, ve milli hakimiyete müstenit olan meclis ve hükümetine daima zahirdir.” ilkesini ilan etmiştir. Böylece, “egemenliğin kaynağının beşeri irade olması” ilkesi, sadece kurucu iktidarın ve onu temsil eden kişilerin değil, aynı zamanda o kurucu iktidarı doğuran halkın temsilcilerinin sesi olmuştur19.

Bu demektir ki, İzmir-İktisat Kongresi, kararlarında, oluşacak kurulmuş iktidarın, yani barış antlaşmasından sonra kurulacak Devletin temel biçimini kesin olarak belirlemiş olmaktadır. Kurulacak bu devlette, üç unsurundan, egemenlik unsurunun kaynağının “beşeri irade” olduğu , insan unsurunun “millet” olduğu, toprak unsurunun uğruna savaş verilen ancak henüz uluslararası bir antlaşma ile sınırları çizilmemiş olan “Anadolu topraklan” olduğu kabul edilmiştir. Esasen Lozan Konferansına katılan devletlere de bir mesaj veren İzmir İktisat Kongresi, kurulacak devletin düzeninin, en başta, “laik devlet”, “milli devlet “ ve bu iki ilkenin zorunlu sonucu olarak “cumhuri devlet düzeni20 olmasına işaret etmiştir21. Gerçekten, daha sonra, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasasının, , yani Teşkilatı Esasiye Kanununun, “Türkiye devleti bir cumhuriyettir” ( m.l ) , “ Hakimiyet bilakaydüşart milletindir” (m.2 ) temel ilkelerine yer vermiş olduğunu görüyoruz.

Hukukun kaynağının beşeri irade olması esasını, ayrıca, Atatürk’ün İzmir-İktisat Kongresini açarken yapmış olduğu konuşmada buluyoruz. Gerçekten, Atatürk, Teşkilat-ı Esasiye Kanunundan söz ederken, “…Bu devletin hayatında bila kayd-u şart hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden kanundur “ , “…Bu kanun hâkimiyetin milletin uhdesinde kalabilmesi için halkın bizzat kendi iradesini şart kılan bir kanundur “ diyerek inatla Devletin temel düzeninin “ laiklik devlet düzeni “ olduğuna ve olması gerektiğine işaret etmiştir. Atatürk, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin milletten aldığı veçhile istiklal-i tam, ha-kimiyet-i Milliye umdelerine istinaden milleti zengin, memleketi mamur etmekten ibarettir “, “…Bu umde icabı bütün cihan bilmelidir ki, artık Türkiye halkı; hakimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez. Hakimiyet demek şeref demek, namus demek, haysiyet demektir. Bir milletten bu evsaf-ı medeniye ve insaniyetin terkini talep etmek onu insanlıktan çıkarmak demektir” düşüncesiyle, mevcut kurucu iktidarın ve bu iktidar eliyle ileride kurulacak kurulmuş iktidarın temelinin laik devlet düzeni olduğunu söylemektedir.

Görüldüğü üzere, devletin unsurundan biri olan egemenliğin kaynağının beşeri irade olması, yani millete ait bulunması, açıkçası laik devlet düzeni, bu düşüncede, sadece barış antlaşmasından sonra kurulacak “kurulmuş iktidarın” zorunlu bir şartı değildir, aynı zamanda Türk Toplumunun ulaşılması gereken bir “uygarlık düzeyi”, edinmesi zorunlu bir “insanlık” göstergesidir.

Misak-ı İktisadi Esasları

Özünü milli iradenin / millet iradesinin, yani beşeri iradenin oluşturduğu bir toplum/ hukuk/ devlet düzeninin kurulması çabaları, doğaldır ki siyasallaşarak uluslararası alemin bir üyesi, dolayısıyla uluslararası hukukun bir süjesi olmak sıfatını kazanan toplumun, bu öze oturan yeni bir içerik kazanmasını zorunlu kılmıştır. Bu husus, İzmir İktisat Kongresinde, “ Misak-ı İktisadi Esasları “ kavramıyla ifade edilmiştir22.

İzmir-İktisat Kongresinde alınan kararlara ve yapılan konuşmalara bakıldığında, “Misak-ı İktisadi Esasları” kavramıyla kastedilen şey, siyasallaşarak “ Devlet “ kimliği kazanmış Türk toplumuna sadece basit bir “ ekonomik model “ kazandırmak değildir, tersine tarihi tahlil ederek, laiklik baz olmak üzere, “Türkiye halkının” veya “yeni Türkiye Devletinin” toplumsal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel yapılarını belirlemektir23.

Gerçekten. “ Bütün Türkiyenin Ziraat, Sanayi, Ticaret ve İşçi zümrelerinden müntehab bin yüz otuz beş murahassın iştirakiyle İzmirde in’ikat eden ilk (Türkiye İktisat Kongresi ) nin müttefikan kabul ettiği (Misak-ı İktisadi ) esaları “nın 2. Maddesinde, “ Türkiye halkı milli hakimiyetini, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden, hiç bir şeye feda edemez, ve milli hakimiyete müstenit olan meclis ve hükümetine daima zahirdir “24 esasına yer verilerek, her çeşit toplumsal, iktisadi, siyasi ve hukuki “toplumsal oluşumun “ temelinin beşeri irade olmasını zorunlu kılmıştır.

Atatürk, “ Milletimizin halas-ı kat’ı ve hakikiye mazhar olabilmek için iki umdeye istinadın şart olduğunu anladı. Onlardan birincisi Misak-ı Millinin ifade ettiği ruh ve mana “, “ İkincisi: Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzun tesbit ettiği gayr-ı kabil tebeddül hakayık “. “ Misak-ı Milli, milletin istiklali tanımını temin eden ve bunun için iktsadıyatında inkişafına mani olan bütün sebepleri bir daha avdet etmemek üzere lağveden bir düsturdur”. “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu…bu devletin hayatında bila kayd ü şart hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden kanundur.” tesbitini yapmakta25, tam bağımsızlık temeline dayalı olarak, “Milli egemenlik” ile “iktisadi egemenlik” arasında mutlak bir “korelasyon” kurmakta ve “ Hakimiyeti-ı Milliye, Hakimiyet-ı iktisadiye ile tersin edilmelidir26” demektedir.

Gerçekten, Atatürk, “ Dahil olduğumuz halk devrinin, milli devrin milli tarihini de yazabilmek için kalemler, sapanlar olacaktır.”, “Bence halk devri, iktisat devri mefhumiyle ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki memleketimiz mamur, milletimiz müreffeh ve zengin olsun.27” ..” Öyle bir iktisat devri ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin…28”, “…iktisadiyat demek her şey demektir. Yaşamak için, mesut olmak için ne lazımsa bunların kaffesi demektir, ziraat demektir, ticaret demektir, say demektir, herşey demektir”, “…yeni hükümetimizin bütün esasları, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü…her şey bunun içinde mündemiçtir..29” diyerek, “ iktisat devri “ terimini sadece toplumun “ekonomik düzenini” ifade etmek için değil, aynı zamanda toplumun toplumsal, siyasi, hukuki, vs. temel düzenlerini ifade etmek için kullanmıştır.

O halde, İzmir-İktisat Kongresinde, milleti temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından seçilmiş olan temsilcileri30, “Misak-ı İktisadi Esasları” adı altında, bir “kurtuluş savaşı “ sonunda siyasi kimlik kazanan ve hasımları karşısında barış masasına oturan bir toplumun, “beşeri irade” esas olmak üzere oluşacak ekonomik, toplumsal, siyasi ve hukuki temel düzenlerini tespite çalışmışlardır.

Devletin Siyasi Düzeni Milli Devlet

1921 Anayasası Kurtuluş Savaşına meşruiyet sağlayan milli irade ilkesini benimsemiş olmakla birlikte, savaş sonrasında oluşacak devletin niteliklerini açıkça belirlememiştir. İzmir İktisat Kongresinde, milli iradeye dayalı olarak oluşturulması tasarlanan devletin, “ulus devleti” veya “milli devlet” olması esası doğrulanmakla kalınmamış, bu konunun artık bir zorunluluk olduğu kabul edilmiştir ( Misak-ı İktisadi Esasları, m.2 ).

Gerçekten, Atatürk, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu Osmanlı İm-paratorluğunun, devletinin tarihe münkalib olduğunu idrak eden, onun yerine yeni Türkiye Devletinin kaim olduğunu ilan eden bir kanundur” “Bu devletin hayatında bila kayd-ü şarta hakimiyetin milletin uhdesinde kalacağını ifade eden bir kanundur”, “Türkiye halkı hakimiyetini hiçbir şahıs ve makama veremez” diyerek31, bir yandan ulus devletinin, milli devletin atılan temelinin korunması zorunluluğuna işaret ederken, öte yandan, örtülü olarak, ilerde devletin şeklinin “cumhuriyet” olması gereğine işaret etmektedir. Zaten, daha sonra, 1924 Anayasası, “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” hükmüne yer verecektir.

Ancak, bazılarının iddiasının tersine, “ulus ( = millet ) devleti” veya “milli devlet”‘ ile” Faşizm” ve “Nazizim” biribirine karıştırılarak İzmir İktisat Kongresi değerlendirilmemelidir. İzmir İktisat Kongresinde, ne Faşizmi, ne de Nazizmi çağrıştıran bir karara veya beyana rastlanmaktadır. Gerçekten, Kongre metinlerinde, hem “korporativizm”32 düşüncesine, hem de ari veya üstün ırk düşüncesine dayalı bir toplum/millet/devlet anlayışına yer verilmemiştir . “Devletçiliğin”, ileride de belirtilecek, korporativizm ile uzaktan yakından her hangi bir ilişkisi bulunmamaktadır3’ Üstelik, ne o günkü hukuk metinlerinden ne de daha sonraki hukuk metinlerinde “milletin nesnel anlayışına”, yani milleti üstün bir ırka veya belli tek bir ırka yahut belli birkaç ırka dayandırma anlayışına işaret eden bir hükme rastlanmaktadır. Türk hukuk düzeni, dün olduğu kadar bugün de, hangi ırktan veya inançtan olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devletine “vatandaşlık bağı” ile bağlı olan herkesi “Türk” saymakta ve kanun önünde eşit haklarla donatmaktadır34.

Öte yandan İzmir İktisat Kongresinde “imtiyaza” ve “sınıfçı”35 bir toplum/hukuk/devlet düzeni özlemine de rastlanmamaktadır. Misak-ı İktisadi Esasları, 11. maddede, “Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, candan sevişirler”36 demektedir. Atatürk, Kongreyi açış konuşmasında, hem sınıf kavramını ideolojik anlamlarından farklı anlamakta, hem de bir tarih tezi olarak toplumda sınıf çatışması kavramını reddetmektedir. Gerçekten, Atatürk, “Bizim halkımızın menfaatleri yek-diğerinden ayrılır sunuf halinde değil bilakis mevcudiyetleri, muhassala-i mesaisi yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada Sami’lerinin çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır ve ameledir. Bunların hangisi yekdiğerinin muarızı olabilir. Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir” demektedir. Mahmut Esat Bozkurt, Kongredeki konuşmasında, devletin oluşturulacak yapısının asla ideolojik bir devlet yapısı olmayacağına işaret etmiştir’7.

Görüldüğü üzere, İzmir İktisat Kongresine hakim olan düşünce, demokrasi “minimum” olarak halkın kendinin koyduğu kurallarla kendini yönetmesiyse38, ülkenin koşullarına uygun demokratik bir devlet düzeni39 özlemidir. Öyle bir toplumsal-siyasi düzen olmalıdır ki, “Bugün mevcut olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını temenni ettiğimiz fabrikalarımızda kendi amelemiz çalışmalıdır, müreffeh ve memnun olarak çalışmalıdır. Ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır. Ve hayatın lezzet-ı hakikisini tadabilmelidir ki çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsin40

Milli İktisat

Osmanlı Devleti esas olarak “ Saltanat-ı şahsiye “ ve bunun zorunlu sonucu olarak her hususta yalnız buyuranların arzu, emel ve iradelerinin hakim olduğu toplumsal-siyasi bir düzendir41

Kuşkusuz , böyle bir toplumsal-siyasi düzende, bir milli iktisattan söz edilemez42.

Milli iktisat, ancak esaslarını millet egemenliği veya milli egemenlik esasında bulan toplumsal-siyasi düzenlerde söz konusu olabilir.

İzmir- İktisat Kongresini açış konuşmasında, Atatürk, bilinçli bir biçimde “halk .devri”, “milli devir”, “milli tarih”, “iktisat devri’“,”milli iktisat “, vs. kavramlarına yer verilmiş, bir kurtuluş savaşı içinde doğan ve biçimlenmekte olan “Devletin” ekonomik düzeninin “milli iktisat düzeni” olacağına işaret etmiştir43. Mahmut Esat Bozkurt, “Ben hakimiyeti mil-liyeyi, milli hakimiyet-i iktisadiye olarak anlarım. Böyle olmazsa ha-kimiyet-i milliye bir ( serab ) olur”44 demektedir. İzmir- İktisat Kongresi tutanaklarında, inatla “milli istihsali temin”, “madenleri kendi milli istihsali için işletmek”, “çocukları iktisadi misaka göre yetiştirmek”45, “dahili ve milli sanayi’in inkişafı”46, “ kabotajda hakk-ı istiklalimizin tamamen istimal edilmesi”47, “aşarın lağvı”48 ve “Türkiyede yaşayan bütün efrada şamil olmak üzere…bir vergi ihdas edilmişi”, “inhisar sisteminin ref i”49, “…tütün reji inhisarinin ilgası..50” vs. kavramlarına yer verildiği görülmektedir. O halde, bu demektir ki, Lozan Barışının akdine tekaüdüm eden İzmir İktisat Kongresinde, Devletin ekonomik temel düzeninin, mutlak surette “milli iktisat düzeni” olmasına karar verilmiştir.

İzmir İktisat Kongresi, milli iktisadı dizaynda, o gün cari olan belli bir ideolojiye veya belli bir ekonomi doktrinine itibar etmemiştir. Bu, kongrede alınan kararlardan çıkarılabildiği kadar, kongrede yapılan konuşmalardan da açıkça çıkarılabilmektedir. Gerçekten, Mahmut Esat Bey, konuşmasında, “ Biz iktisat meslekleri tarihinde mevcut mekteplerden hiç birine mensub değiliz. Ne ( Bırakınız, geçsinler, bırakınız yapsınlar ) mektebine, ne de sosyalist komünist , etatist veya himaye mekteblerinden değiliz” ….”zikrettiğim mekteplerden hiç birine mensub olmamakla beraber memleketimizin ihtiyacına göre bunlardan istifade etmeyi de ihmal etmeyeceğiz1’“ demektedir.

“ Yeni Türkiye muhtelit bir iktisat sistemi tatbik etmelidir. İktisadi teşebbüs kısmen devlet ve kısmen teşebbüs-i şahsi tarafından deruhte edilmelidir”52.

Ancak, “iktisadi teşebbüsün” kısmen devlet tarafından üstlenilmiş olması, bir faşizm kurumu olan ne kollektivizmin ne de korporativizmin kabul edildiği anlamına gelmektedir. Daha sonra bu düşüncenin esini olarak 1924 Anayasasına giren Devletçiliğin53, Mahmut Esat Beyin de belirttiği üzere, bu müesseselerle uzaktan yakından her hangi bir ilişkisi bulunmamaktadır.

Bu durumda, Yeni Türkiye Devletinin iktisadi temel düzeni, devletin “işletme bazında” ekonomik hayata girmesinin istenmesine rağmen54, o günün koşullarında oluşmuş, özünde kendine özgü bir “Pazar Ekonomisi” düzenidir55.

Gerçekten, bu yeni iktisadi düzende başta tekelin ve tekel sistemlerinin yeri yoktur56. Kimse yabancı sermayeye karşı değildir57, “..bizim memleketimiz vasidir. Çok say ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartiyle ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim say’imize inzimam etsin ve bizim ile onlar arasında faideli neticeler versin”.58 Ülke dahilinde ticaret tamamen serbest kılınmış, imtiyaz verilmesi şeklindeki tüm tekeller kaldırılmıştır.59 Aşar lağvedilmiş, “Türkiyede yaşayan bütün efrada şamil” modern bir vergi sisteminin getirilmesi kabul edilmiştir.60 Faiz sistemi o günün koşullarında ekonomisinin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmiştir.61

Kısacası, İzmir iktisat Kongresi, kurtuluş savaşı vermiş bir ulusun, bünyesine uygun bir pazar ekonomisi düzeni temel olmak üzere, uygar dünya ile bütünleşme iradesini ifade etmektedir.

Milli Toplum

İzmir İktisat Kongresi, toplumu, “milli toplum” veya aynı şey “ulus toplumu” olarak algılamaktadır. Gerçekten, Misak-ı İktisadi Esasları’nın 2. Maddesinde “Türkiye halkının milli hakimiyetini canı ve malı pahasına elde etmiş olduğundan” söz edilmektedir . Atatürk, kongredeki konuşmasının birçok yerinde, “milletimizi temsil eden halk sınıfları”, “halkın sesi”, “milletimizin” , “Millet” , “Türk milleti”, “milli devir” , “halk devresi”, “Türkiye halkı”, “Millet meclisi”, “milli devrin milli tarihi”, vs. kavramlarına yer vermiştir62. Ayni ve benzer kavramlara sıkça diğer konuşmalarda ve kongre metinlerinde de rastlanmaktadır. Bu demektir ki, İzmir İktisat Kongresi, “milli hakimiyet” kavramı ile “Türkiye halkı” veya “Türk milleti” kavramı arasında zorunlu bir bağıntı kurmuş, dolayısıyla halen savaş içinde bulunan ve bir barış antlaşması sonunda kimliği belirlenecek olan Devletin insan unsurunun niteliğinin “millet”, “halk” olması esasını benimsemiştir.

Böylece, İzmir İktisat Kongresinde, bir yandan her çeşit “ümmetçi toplum” modeli reddedilirken, öte yandan “imparatorluk toplumu” modeli ve “halklar” veya “halkların kardeşliği “ esasına dayanan Marksçı -Leninci düşüncenin “proletarya toplumu” veya kollektivist toplum modeli de reddedilmiştir. Gerçekten, Atatürk, bir yandan “Tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet-i ilahiye farzederler” vs. 63 ifadesiyle Osmanlı İmparatorluğu ümmetçi toplum düzenine karşı çıkarken, dolayısıyla her çeşit ümmetçi toplum modelini açıkça reddederken, öte yandan “Bizim halkımızın menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sunuf halinde değil bilakis mevcudiyetleri muhassala-i mesaisi yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir”64 diyerek, halklar kavramına dayanan proleter toplum modelini de reddetmektedir. Benzer düşünceler, farklı ifadelerle, diğer konuşmacıların konuşmalarında da yer almaktadır65.

Devletin insan unsurunun “millet” veya “ulus” veya “halk” olmasının başta gelen sonuçları, bir yandan “milli değerler” ve “ laik ahlak,6667” esasının benimsenmesi olurken, öte yandan “tevhid-i tedrisat” yani “eğitimde birlik” esasının, açıkçası “milli eğitim”68 esasının benimsenmesi olmuştur.

Gerçekten, “Misak-ı İktisadi Esasları”, 12. Maddesinde, Türk kadını ve kocası çocukları iktisadi misaka göre yetiştirir” derken, yaygın ve örgün eğitim dahil, toplumsal her tezahürde temel ilkenin milli hakimiyet esası (m. 3) olduğuna işaret etmiştir. Bu bağlamda olmak üzere, Misak-ı İktisadi Esasları, “Milli hudutlar dahilinde” bağımsızlığı, barışçılığı ve ilerlemeyi (m.l ) milli değer saymıştır. Türkiye halkının “milli hakimiyete müstenit olan meclis ve hükümetine daima zahir olması” (m. 2) , “ormanlarını evladı gibi sevmesi”( m.5 )69 vs., Misak-ı İktisadi Esaslarında milli değerler olarak ifadesini bulmuştur. Öte yandan, Misaki-ı İktisadi Esaslarında, m. 3,4,5, 6,7,9,10 ve 11., Türkiye halkının, milli hakimiyet esasına dayalı, laik/ evrensel ahlaki değerleri belirlenmiş, böylece daha barış görüşmeleri aşamasında Türkiye halkının, temsilcileri barış görüşmesine katılan halklar kadar uygar olduğuna, ve etik değerlere sahip bulunduğuna işaret edilmiştir.

İzmir iktisat Kongresinde, o güne kadar Türk toplumda cari “ümmetçi eğitim” düzeni yerine “milletçi eğitim” düzeni konulmuştur70. Gerçekten, İzmir İktisat Kongresinde, “Ziraat ve Maarif Meseleleri “ başlığı altında, milli toplumun ihtiyacı olan eğitimin temel esaslarına işaret edilmiştir: Tüm okullarda “sanayi ve ziraatın ameli olarak gösterilmesi” emredilmiştir. Böylece, herhalde ilk kez, salt ezberci ( = nazari ) bir eğitim sisteminden, uygulamalı ( =ameli ) bir eğitim sistemine geçilmiştir71. “ Her Livada birbirine yakın olan köyler için kafi arazisi olan leyli birer iptidai mektebi açılması ve bu mekteplerde iptidai derslerle beraber ameli ve nazari basit ziraat dersleri gösterilmesi”72 emredilerek “Yatılı Bölge Okullarının” temeli atılmıştır . Öte yandan “ Köylerdeki iptidai mekteplerin mutlaka beş dönümlük bir bahçesi ve iki ineklik fenni bir ahır ve kümesi yeni usul bir arılığı ve muallimler için iki odalı bir evi olması ve arazinin bir kısmı sebze ve bir kısmı çiçek bir kısmı da fidanlığa tahsis edilerek muallimlerin nezareti altında bizzat talebe tarafından idare edilerek masraf ve hasılatının köy muallimlerine ait olması ve bu suretle çocuklara ameli olarak çiftçiliğin öğretilmesi ve münevver zevatın da köylerde yerleşmesinin teşvik teşviki”73 emredilerek, “köyün kentleştirilmesi” düşüncesinin ve daha sonra “ Köy Okulu” ve “Köy Enstitüsü” eğitim düzeni74 adıyla ortaya çıkacak olan yeni bir milli eğitim düzeninin temelleri atılmıştır. Seyyar Ziraat Mektebi açılması, ahlaka aykırı olmamak kaydıyla yeni bir iletişim aracı olan sinemadan yararlanılması emredilmiştir75.

Öte yandan, “Asayişin temini için maarifin neşri ve cehaletin izalesi” emredilmiştir76. Bu bağlamda olmak üzere, “Köylerin toplu bulundurulması, gerek inzibatı temini ve gerek maarifin intişarı için pek ziyade faydalı bulunmuş”77 tur. Bu düşünce, bizce, her halde, daha sonra sıkça savunulan köyleri birleştirme, kentleştirme, vs. düşüncelerinin ve bunlardan biri olan “Köykent” düşüncesinin esin kaynağı olmuştur.

Toplumun ve devletin kurucu unsuru, Kelsenci bir ifadeyle “temel normu” olan “milli hakimiyet” esasının78 zorunlu bir sonucu olarak, İzmir İktisat Kongresinde din, Türk halkının kimliğini oluşturan milli bir değer olarak değil ama, sadece toplumsal yüce bir değer olarak algılanmıştır. Gerçekten, Türkiye halkının “mukaddesatını” saldırılara karşı korumayı vazife bilmesi, emredilmiştir79 ve “Türk dinine …düşman olmayan milletlere daima dosttur”80 denmiştir. Bu bağlamda olmak üzere, “Milletimiz mazisinden değil artık istikbalinden mesuldür”81 diyen Kongre Başkanı Kazım Karabekir, “…düşmanlarımız Türk milletini taassub ile it-tiham etmektedirler…Türk müteassıb değildir. Fakat dindar ve salabetlidir. Faydalı olan her yeniliği severek alır. Fakat bugün maarifin en son programlarını çizen en müterakki milletler bile mektep talebelerine yövmiye en az onbeş dakika incil-i şerif okuturken ve dini günlerde mabetlerini çoluk çocukla doldururken, bizim dinimize olan sadakatimizi taassubla,cehl ile ittiham etmek isteyenleri Türkün dinine, ahlakına, hatta yazısına kadar dil uzatanları da Türk oğlu insaniyete ve medeniyete davet eder “ diyerek, Kurtuluş savaşı içinde oluşan milli toplumun toplumsal yüce bir değeri olan kutsal dini yüceltmiş ve vazgeçilmezliğine işaret etmiştir.

Milli Hukuk

Milli hakimiyet kavramı ve hukuk arasında zorunlu bir bağıntı bulunmaktadır.

Beşeri irade tarafından konulmayan bir şey hukuk kuralı olmaz82. Zira, “ deney verisi” tek hukuk, kaynağı beşeri irade olan hukuktur83.

Madem İzmir İktisat Kongresi tek egemenin “millet” olduğunu kabul etmiştir, milletin/ ulusun / halkın hukuku, ister yazılı isterse örfi olsun, o milletin / ulusun / halkın iradesinin bir tezahürüdür84.

Madem “Türkiye halkı milli hakimiyetini…hiç bir şeye feda edemez…” ve madem Türkiye halkı hakimiyetini meclisi ve hükümeti eliyle kullanmaktadır, “Türk hukuk düzeni” Türk halkının iradesinin “kanun” biçiminde tezahüründen başka bir şey değildir85.

Tabiidir ki, milletin kendi serbest, hür iradesiyle yarattığı hukuk, milli hukuktur.

İzmir-İktisat Kongresi, milli toplum, milli iktisat, milli siyaset ,vs. olgularının içinde devindiği ortam olarak bir Kurtuluş savaşı içerisinde oluşmuş bulunan milli Devletin hukuk düzeninin, yani milli hukuk düzeninin oluşturulması projesidir. Gerçekten “ Bu yeni Türkiye’nin adına çalışkanlar diyarı denir”86 diyen Atatürk, “Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa ihraz-ı mevki-i bülend edecek bir kongredir. Ve sizler bu memleketin ihtiyacını, milletin ihtiyacını ve milletin kabiliyetini ve bunun karşısında dünyada mevcut olan çok kuvvetli iktisat teşkilatını nazar-ı dikkate alarak, alması lazımgelen tedbirleri kemal-i vuzuh ile teati ve tespit etmelisiniz. O tedbirler tatbik oldukça memleketimizin nurlara, feyizlere müstagrak olsun”87 demekte ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümetiniz tabii milletin amali dairesinde terakki ve teceddüde tamamen taraftardır. Bunun için mülk ve millete nafi ittihaz edeceğnayi tedbirleri memnuniyetle nazar-ı dikkate alacaktır”88 uyarısında bulunmaktadır.

Bu durumda, İzmir-İktisat Kongresi, Türkiye Cumhuriyet Devletinin ve daha sonra gerçekleştirilen devrimlerin ve özellikle hukuk devriminin gayri resmi olarak “meşruiyet” temelini oluşturmuştur89.

Varılan bu yargı kesinlikle abartılı değildir. Gerçekten, İzmir İktisat Kongresi, bir yandan tanın90, orman91, asayiş92, ulaştırma9-1, maliye ve vergi94 bankacılık, sigortacılık ve borsa95, ticaret, sanayi ve gümrük96, madenlerin işletilmesi97, tarım, ticaret ve sanayi odalarının kurulması98, işçi, işçilik ve işçi sendikaları99, ekonomi, tarım, ticaret ve sanayi eğitimi ve öğretiminin100 şartlarına ve imkanlarına göre temel esaslarını ve yönlerini belirlerken, öte yandan tüm bu faaliyetlerin içinde cereyan edeceği hukuk düzeninin temel esaslarını ve yönlerini belirlemeye çalışmış, dolayısıyla, en başta, “Ticaret kanunlarımıza nazaran hukuk-i medeniye ve ticariyemizin vikayesini amir mesail ve mevadın nazar-ı ihtimama alınmasını”101 emretmiştir.102 Her halde, bu emir, Devletin hukuk düzeninin, baştan sona yenilenmesi zorunluluğuna işaret etmektedir.

Kendilerine “Amele namıyla hitap edilmekte olan kadın ve erkek erbab-ı say, yani “Emekçiler” , “‘işçi” sıfatını, ilk kez İzmir İktisat Kongresinde kazanmışlardır10’. Kongrede, emek değerli kılınmış, işçilere, sendika kurma hakkı tanınmış, asgari ücret esası, sekiz saatten fazla çalıştırılmama yasağı getirilmiş, kadın içiler ve çocuklar esirgenmiş, fazla mesai ve ücretli tatil hakkı kabul edilmiş ve 1 Mayısın “Türkiye İşçileri bayramı” ilan edilmiştir104. Böylece, Türkiye İşçileri, emeğin temsilcisi olarak ilk kez İzmir İktisat Kongresinde ciddiye alınmış ve Türk toplum hayatında şerefli yerini almıştır105.

Kısacası, İzmir İktisat Kongresi, örtülü olarak, içinde o günün şartlarını karşılayan kendine özgü milli bir pazar ekonomisinin devindiği, egemenliğin veya hukukun kaynağını beşeri irade sayan bir hukuk düzenini oluşturma ihtiyacına, dolayısıyla cumhuriyetin ve bir hukuk devriminin zorunluluğuna işaret etmiştir.

Sonuç

İzmir İktisat Kongresi, Lozan barış görüşmelerinin kesintiye uğradığı bir sırada, Ziraat, Sanayi, Ticaret ve İş hayatının temsilcilerinin, yani halkın gerçekleştirdiği “mesaj” içerikli, “resmi” olmayan “siyasi” bir faaliyettir.

Bu büyük Kongrede, itçesine yapılan zalimane bir savaştan şerefle çıkan bir halkın, yani “yeni Türkiye’nin” savaşta oluşmuş bulunan ve barıştan sonra oluşacak olan “şekline” ve “içeriğine” işaret edilmiştir. Kısacası, tüm Dünyaya, yeni Türkiye’nin, temsilcileri vasıtasıyla halkının yaptığı, uygarlıkta yeri olan bir “resmi” sunulmak istenmiştir. İzmir İktisat Kongresi, Türk toplumunun ekonomik, toplumsal, siyasi ve hukuki tüm temel düzenlerinin kaynağını “milli hakimiyet” esasından, yani “beşeri iradeden” aldığına ve bu temel esasın mutlaklığına, vazgeçilmezliğine işaret etmiştir.

İzmir İktisat Kongresinde, ilk kez Milli devlet, Milli iktisat, Milli toplum, Milli hukuk düzenlerinin o günün şartlarına uyularak oluşturulması gereğine işaret edilmiştir. Ancak, Kongrede, “millilik” ile “milliyetçilik” asla birbirine karıştırılmamıştır.

Gerçekten bu bağlamda olmak üzere, İzmir İktisat Kongresi kendine özgü bir pazar ekonomisi düzeninin oluşturulması zorunluluğunu ortaya koymuş ve bunun o günün ortamındaki şartlarına işaret etmiştir. İzmir İktisat Kongresinde, şartlar gereği olarak devletin de ekonomik hayatta yer almasına işaret edilmiş olmakla birlikte, faşizm ve nazizme, salt liberalizme, sosyalizm veya komünizme itibar edilmemiştir.

İzmir İktisat Kongresinde, kimi zaman açık kimi zaman örtülü olarak, “yeni düzeni” kuracak, koruyacak ve geliştirecek ve bu düzenin cereyanına imkan verecek, teokrasiden arındırılmış, kaynağını beşeri iradede bulan ve milli toplum, milli devlet, milli iktisat gereklerini sağlayan yeni bir hukuk düzeninin oluşturulması zorunluluğuna işaret edilmiştir.

Böylece, İzmir İktisat Kongresinde, bir yandan temsilcileriyle barış masasına oturduğumuz uluslara muhteşem bir kurtuluş savaşı içinde doğan, gelişen, kökleşen ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla biçimlenen bir bir ulusun ve onun egemen ifadesi olan Devletin “kimliği” hakkında uyarılarda bulunulurken106, öte yandan ileride kurulacak olan “Cumhuriyetin” ve yapılacak olan devrimlerin, özellikle Türk Hukuk Devriminin “meşruiyet” temeli oluşturulmuştur.

Kısacası, İzmir İktisat Kongresi, sözünde saklı ilkeler bakımından, Türk ulusunun dünü, bugünü, aynı zamanda yarınıdır107


** Bu konferans, Atatürk Kültür Merkezi adına, 4 Kasım 1999 tarihinde Türk Dil Kurumu Konferans Salonu’nda.yerilmiştir.

1 İzmir İktisat Kongresi hakkında bkz., Afetinan, İzmir İktisat Kongresi, 17 Şubat – 4 Mart 1923, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1989: Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi, SBFY., 1968; Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 3.Cilt, 1922-1938, Remzi Kitabevi, Beşinci Baskı, İstanbul, 1975, 368 vd.; Mumcu, Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi, Ankara,1973,s. 169 vd.; Ersoy, Çalışma Hürriyetine Karşı Suçlar, Ankara, 1973, s.69; Alibeyov, Türkiye Cumhuriyeti’nin İktisadi Tarihinin Atatürk Dönemi, Atatürk Araştırma Merkezi, Üçüncü Uluslararası Atatürk Sempozyumu. 3-6 Ekim,1995- Gazi Magusa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, cilt. 1, Ankara 1998, s.527 vd.

2 TRTK., Şubat 1999 yılında, İzmir İktisat Kongresinin, ilk kez yaptığı bir televizyon programında önemini belirtmiş. İzmir İktisat Kongresinin yapılmış olduğu binanın yıkılmış ve yerine otopark yapılmış olduğu haberini vermiştir. İzmir İktisat Kongresinin yapıldığı binayı yıkmış, yerine otopark yapma başarısını göstermiş bulunuyoruz. Bugün, hiç olmasa, otoparka bir tabela koyarak, o yerde

İzmir İktisat Kongresinin yapıldığına işaret edelim ve böylece bu güzel eseri bizlere bırakan atalarımıza olabildiği kadar minnet duygularımızı ifade etmiş olalım.

3 Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin tik Türkiye İktisat Kongresindeki İftitahi Nutukları, Afetinan, İzmir İktisat Kongresi, Ankara, 1989 s. 69.

4 Aydemir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Tarihinde en az Misak-ı Milli kadar önemli olan Misak-ı İktisadi Esasları m “ ..bir iş ve inşa siyasetinin ana hatları olmaktan ziyade, devrin havasına uyan bazı saf heyecan belirtilerinden temennilerden ibaret kaldı “ biçiminde değerlendirmiştir (Age., s. 369 ). Yazarın bu düşüncesine katılmamız mümkün değildir. Biz işin “künhünün” kavranmadığı kanaatindeyiz. İzmir İktisat Kongresi, kongre metinleri ve konuşmacıların değerlendirmeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, aşağıda görüleceği üzere, onun mükemmel bir biçimde bir “iş ve inşa siyasetinin” ana hatlarını oluşturduğu görülür.

5 Gazi Mustafa Kemal, s.65.

6Aydemir, öyle sanıyoruz ki, İzmir İktisat Kongresini, sadece bir iktisat tezi olarak algılamaktadır ( Age., s.371 ). İncelememizden de ortaya çıkacağı üzere, İzmir İktisat Kongresi, salt bir iktisat görüşü değildir, tersine yeni Türkiye’nin temellerini oluşturan, bizce bugün de geçerli olan ve kendisinden vazgeçilemeyen, halkın gayri resmi sesinin ifadesi tarihi bir belgedir.

7 İzmir İktisat Kongresinden sonra Ülkemizde 2. İktisat Kongresi 2-7 Kasım 1981 tarihinde yapılmıştır. Ancak, değerli bilim ve siyaset adamımız Hocamız, Prof. Dr. Orhan Oğuz, bir özel sözlü açıklamasında, 1948 yılında, İstanbul Ticaret Odasının önderliğinde, Eminönü Halkevinde. Kendisinin de Eskişehir delegesi olarak katıldığını, dolayısıyla asıl ikinci iktisat kongresinin o kongre olduğuna

işaret etmiştir. Tabii, bu tespiti araştırmak tarihçilere düşmektedir.

8 Gerçekten, Amasya Tamimi, 1. maddede, “Vatanın bütünlüğü.milletin istiklali tehlikededir”

derken uluslararası hukukun tanıdığı bir zaruret hali veya meşru müdafaa halinin varlığını tespit etmekte, 2. maddede İstanbul Hükümetinin üzerinde bulunan mesuliyetin icabını yapmadığına işaret etmekte,” dolayısıyla 3. maddede “Millettin istiklalini yine milletin azım ve kararı kurtaracaktır” diyerek, Anadoluda yaşayan halkının bir “millet olarak” meşru müdafaa hakkının doğduğunu söylemekte, böylece uluslararası hukukun koyduğu meşrutiyet temellerine bihakkın oturduğunda kuşku bulunmayan Türk Kurtuluş Savaşını başlatmış olmaktadır. Bu hukuk temeli üzerine “Erzurum Kongresi”, “Sivas Kongresi” yapılmış, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmış, bu yüce meclisin Hükümeti, uluslararası hukukun kurallarına uygun olarak, Kurtuluş Savaşının idaresini üstlenmiştir. “Türkiye” adı da ilk kez “Türkiye Büyük Millet Meclisinde” resmen yer almış (Afetinan, Age., s. 8), böylece Anadolu topraklarında oturan halkın egemen iradesini ifade eden, yeni bir Devlet ortaya çıkmış olmaktadır.

9Atatürk’ün 24. Nisan.1920 tarihide T.B.B.M’sine sunduğu önerge: “ Meclisin temsil ettiği

milli iradeyi, vatanın mukadderatına hakim tanımak esasdır. T.B.M.Meclisi’nin üstünde bir kuvvet mevcut değildir” . Zikreden, Afetinan, Age., s.8

lOAfetinan. Age., s. 10 vd.

11Afetinan,Age.,s.l2,19.

Ancak , burada, Kongar’ in Kongreye çağrılan ve katılan delegelerin niteliklerine ilişkin “ Kongre, o günkü toplumsal ve ekonomik yapı içinde işlev ve güç sahibi kişileri bir araya getirmiştir. Böylece “eşraf’, “ayan”, tüccar ve özellikle İstanbul ticaret çevreleri güçlerini bir kez daha kanıtladılar. Kongre hükümete, bu grupların çıkarlarına uygun öneriler yaptı” (İmparatorluktan Günümüze Türkiyenin Toplumsal Yapısı, 3. Basım, Bilgi Yayınevi, Ankara 1979. s.259) şeklindeki değerlendirmesine katılmıyoruz.

Bir kere Kongreye “işçi” sınıfının kadınlı erkekli temsilcileri de katılmış ve Kongrede “ İşçi Grubunun İktisadi Esasları”( Aterinan, Age., s. 51) o günün şartlarında bir “başyapıt” olarak tespit edilmiştir. Öte yandan, işçiler dışında çağrılan “çiftçi”, “tüccar” ve “sanayi” grubunun temsilcilerinin sadece ve özellikle “esrar’ ve “ayan arasından seçildiğine dair her hangi bir kayda ve iddiaya rastlanmamıştır. Üstelik, Yazar, muteber bir kaynağa giderek düşüncesinin kanıtını da göstermemiştir. Oysa, Atatürk, “ Sizler doğrudan doğruya milletimizi temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından müntehab olarak geliyorsunuz’ ( Gazi Mustafa Kemal Paşa, s. 57 ) değerlendirmesini yapmıştır.

12Afetinan, Age., s. 17,89

13Hirş, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Ankara,1949, s.400 vd. Gözler, Hukuka Giriş, Ekin Ki-tabevi, Bursa, 1998, s.34 vd., 188 vd. Ayrıntılar için ayrıca bkz. Hafızoğulları, Laiklik İnanç. Düşünce ye İfade Hürriyeti, Us-A, Ankara,1997; İD. Laiklik, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Üçüncü baskı, Ankara. 1999.

14 Çağatay, Laiklik ve Din İlişkileri, Atatürk Araştırma Dergisi,! 998,sayı 12,s. 357 vd.

15 Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Ankara,!975, s. XVIII : “Atatürk Türkiyesi ile birlikte, ilk kez, bir İslam ülkesinde, egemenliğin kökeninin Tanrı değil toplum (halk-millet beşeri iradesi) olduğu” düşüncesi ortaya çıkmıştır. Kapani, Politika Bilimine Giriş, Ankara. 1983, s. 54; Arsal, Teokratik Devlet ve Laik Devlet, Tanzimat I, Yüzüncü Yıldönümü Münasebetiyle,

İstanbul, 1940, s.80; Okandan, Umumi Amme Hukuku, İstanbul, 1976. s.194 vd.; Mumcu, Tarih Açısından Türk Devrimlerinin Temelleri ve Gelişimi, İstanbul, 1981, s.7; Mosca, Storia della dottirine politiche.Bari, 1966, s.22.

16 Gazi Mustafa Kemal, s. 61.; Mahmut Esat.., s.74 : “Hakimiyet gerek asri hukukta ve gerek milli ve dini hukukiyatımızda doğrudan doğruya millete ait bulunduğundan sultanlar, halifeler milletin iradesinden arzusundan bir karış ileri geçmek hak ve selahiyetini haiz değildirler. Bunun hilafına hareket eden tacidarlar Türk milleti nezdinde ya başlarını kaybederler veya ar-ı firarı irtikab ile mem

leketi terkeder ve giderler”.

17 Konu hakkında bkz., Gözler, Pouvoir Constituant. Ekin Kitabevi, Bursa, 1999.

18 “ Hakimiyet bila kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” (m.l) “icra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder” ( 2 ) “ Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır “ ( m.3 )

20.1.1337 (1921) tarih ve Kanun no:85 kanun numaralı Teşkilatı Esasiye Kanunu ( Kili – Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.91.

19 Gerçekten, Atatürk “Sizler doğrudan doğruya milletimizi temsil eden halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından müntehab olarak geliyorsunuz. Bu itibarla memleketimizin halini, ihtiyacını, milletimizin elemlerini ve emellerini yakından ve herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söylediğiniz sözler, alınması lüzumunu beyan edeceğiniz tedbirler, halkın lisanından söylenmiş telakki olunur ve

bunun için en büyük isabetlere malik olur .Çünkü halkın sesi, hakkın sesidir” demektedir. Gazi Mustafa

Kemal, s. 57.

20Gözler, Hukuk Açısından Monarşi ve Cumhuriyet Kavramlarının Tanımı Sorunu, AÜSBFD.,Cilt.54,Ocak-Mart 1999,No.I,s. 51 vd.

21Burada, Kongar’ın, “Bir açıdan İzmirde toplanan Türkiye İktisat Kongresi, Osmanlılardan devralınan toplumsal ve ekonomik yapının onaylanması anlamını taşıyordu” ( Age., s.59) biçimindeki değerlendirmesine katılmak mümkün değildir.

Bir kere, Osmanlı toplumunda, toplumun siyasallaşmış biçimi olarak devletin bir unsuru olan egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu söyleyen bir düşünceye, bir mevzuata, resmi veya özel bir belgeye veya uygulamaya asla rastlanmamaktadır. Oysa, İzmir- İktisat Kongresinde, altıyüz yıllık Osmanlı tarihide hiç bilinmeyen ve Kurtuluş savaşının, yani savaş içinde biçimlenen bir hukuk düzeninin “meşruiyet” temeli, açıkçası “temel normu” olan toplumsal, ekonomik, siyası, hukuki bir ilke, yani “milli egemenlik” ilkesi inatla tekrar edilmekte (Mustafa Kemal Paşa, 63 vd. ), dolayısıyla toplumun ve onun siyasal örgütü olan Devletin tüm kurum ve kuruluşları bu ilkeye göre biçimlendirilmeye çalışılmaktadır.

Milli hakimiyet ilkesi, her halde ayrıca “sosyolojik” bir değerdir.

Böyle olunca, Osmanlı toplumu ile milli egemenlik esas olmak üzere biçimlenmekte olan “yeni Türkiye” toplumunu, “Türkiye halkını” eş veya benzer görmek her halde mümkün olmamak gerekmektedir.

Öte yandan, İzmir-İktisat Kongresinde alınan hiçbir kararda, Osmanlı teokratik- feodal toplum / hukuk/ devlet düzenini yeniden yapılandırmayı öngören tek bir hükme bile rastlanmamaktadır. Tersine, İzmir- İktisat Kongresinde, millet/ ulus egemenliğine dayalı yeni bir toplumsal düzen arayışına gidilmiştir. Gerçekten, Atatürk, “… Milletimiz…o dakikadan itibaren milli bir devre girdi; bir halk devresinin mebdeini kurdu..” ( Mustafa Kemal Paşa.., s. 62 ) şeklindeki tespitiyle bizi doğrulamaktadır. Aynı sonuç için ayrıca bkz., Afetinan , Age., s. 4 vd.,9 vd., 12 vd.

22Afetinan,Age.,s,19.

23 Gerçekten, kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa, ( 4-3 Pazar Günü Öğleden Evvel Saat Onbir Buçukta Manisa Sanayi Murahhası ve Kongre Reisi Kazım Karabekir Paşa Hazretlerinin İrad Ettikleri Hitam Nutku, İzmir iktisat Kongresi, s. 90 ) “…Kongre Hey’et-I Umumiyesinin müttefik karariyle tesbit ve kabul olunan misak-ı iktisadi ise siyasi, ahlaki .içtimai lekesizliği temin eden iktisadiyatımızın temeli olup iktisat aleminde milletimizin kendini mücehhez bulundurması için müttefikan verilmiş bir ahittir “ açıklamasıyla varılan bu sonucu doğrulamaktadır.

24 İzmir İktisat Kongresi, s. 19.

25 Gazi Mustafa Kemal Paşa..,s. 63.

26 Gazi Mustafa Kemal Paşa.., s.64

27 Gazi Mustafa Kemal Paşa.., s. 64

28 Gazi Mustafa Kemal Paşa.., s. 65

29 Gazi Mustafa Kemal Paşa.., s. 68.

30 Gazi Mustafa Kemal Paşa.., s. 57

31 Gazi Mustafa Kemal Paşa, s.63.

32 Encyclopedia Garzatnti, Milano 1962, s.375.

33 Özer, Mukayeseli Hukuku Esasiye Dersleri, Ankara, 1939, s.492 : “Devletçilik- Devlet menafi ini her şeyin fevkinde tutmak ve iktisadi hayata devletin müdahalesini kabul ve verdiği direktifleri tatbik etmek manasındadır “.

34 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu, m. 88: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) itlak olunur “. “ Her Türk hür doğar, hür yaşar… “(m.68 ) “Türkler kanun nazarında müsavi dir..”..Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga ve memnudur ( m.69 ), KiIi-Gözübüyük,Age.s. 128, 124.

35 İmtiyazcı ve sınıfçı toplum/hukuk/deylet düzeni kavramı, ünlü ceza hukukçusu Mantovani’ den uyarlanarak kullanılmıştır. Bkz., Mantovani, Diritto pénale, Padova, CEDAM- Casa Editirice Dott. Antonio Milani, 1979, s.15 vd. Burada imtiyazcı toplum/hukuk/devlet düzeni terimiyle burjuvazinin çıkarları esas olmak üzere oluşmuş olan toplum/hukuk/devlet düzenlerine, sınıfçı toplum/hukuk/ devletdüzeni terimiyle proletarya ve çıkarları esas olmak üzere oluşmuş olan toplum/hukuk/devlet düzenlerine işaret edilmek istenmiştir.

36 Misak-ı İktisadi Esasları, İzmir İktisat Kongresi, s.20.

37 Başkumandan Gazi Paşa Hazretlerinin Nutk-ı İftitahillerini Müteakib İktisat Vekili Mahmut Esat Efendinin İrad Ettikleri Nutuklar, İzmir İktisat Kongresi, Afetinan, s. 76.

38 Duverger, çoğulcu demokrasinin ileri/yüksek bir endistürileşme düzeyine karşılık geldiğini ifade etmektedir (Introduzione alla politica, Laterza, Bari,1966, s. 125 ). Bu doğruysa, henüz endüstiri topumu aşamasına ulaşmamış bir toplumda bugünkü gelişmişliği ile demokratik bir toplumsal düzeni düşünmek her halde yanlış olur. Unutmamak gerekir ki “demokrasi” salt bir “durum” değil ama, bir sü

reçtir, bir devinimdir.

39 Afetinan. Age., s. 4.

40Gazi Mustafa Kemal Paşa., s. 68

41 Gazi Mustafa Kemal Paşa… s. 61

42 Mahmut Esat… s. 72,73.

43 Mustafa Kemal Paşa.., s. 61,62,64

44 Mahmut.Esat, s.73.

45 Misak-ı İktisadi Esasları,m.4,5,12.

46 Tüccar Grubunun Esasları, Gümrük siyaseti, İzmir İktisat Kongresi, m.I.

47 Tüccar Grubunun Esasları, Ticaret-i Bahriye Meselesi, İzmir İttisal Kongresi, m.1.

48 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Aşar Melesi, m. 1,2.

49 İzmir İktisat Kongresi,40

50 Çiftçi Grubunun iktisadi Esasları, Reji Meselesi, İzmir İktisat Kongresi, m. 1 2.

51 Mahmut Esat., s.76

52 Mahmut Esat..3-76

53 1924 Anayasası, 5.2.1937 -3115 s Kanun ile değişik m. 2, Kili- Gözübüyük, Age.,s.l 11.

54 Mahmut Esat.., s. 76 “ Hulasa bazı hussatta iktisadiyatımız devletleştirme usulünü takip edecek, bazı hususatta iktisadi teşebbüslerini şahsi teşebbüse terkedecektir”.

55 Aydemir, Age., s.369, 371 : “…yeni Türkiye genel olarak, Batı manasında liberal bir ekonomi düzenine yönelecekti’ . ‘“Görülüyor ki İzmir İktisat Kongresinde liberal bir iktisadi gelişmenin esasları savunuldu”.

56 Tüccar Grubunun Esasları, İnhisar Sisteminin Ref i. 40.

57 Mustafa Kemal Paşa.65

58 Mustafa Kemal. Paşa.65

59 İşçi Grubunun İktisadi Esasları. m. 27

60 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Aşar Meselesi, İzmir İktisat Kongresi, s. 24

61 itibari Teşkilat ve Teshilatı, m.2, “ 4-Murabaha Nizamnamesinin fahiş faizlerle ve türlü.türlü namlarla halktan gayri meşru menafi teminine mahal bırakmayacak kuyud ile tadil ve tatbiki “ , İzmir İktisat Kongresi,s.41-2.

62 Mustafa Kemal Paşa, passim.

63 Mustafa Kemal Paşa..s.61

64 Mustafa Kemal Paşa., s.68

65 Mahmut Esat.^.76.

66 Bkz., Acar, Laik adalet kavramı, ABD., 1996/2.

67 Misak-ı İktisadi Esaslarının 6. Maddesinin koyduğu milli değerler ve ahlaki değerler konusunda Aydemir ( Age.., s. 369 ) gibi düşünmüyoruz. Aydemir, ö.maddede yer verilen ahlak anlayışının – ki “dini inanca dayanan bir ahlak sağlamlığı” nitelemesine yer vermiştir- dini bir ahlak anlayışı değil “laik bir ahlak anlayışı” olduğu kanaatindeyiz. Bu maddede yer alan “Taassuptan uzak dindarana bir salebet her şeyde esasımızdır” sözü, Aydemirin söylediğinin tersine, “her şeyde bağnazlıktan uzak “dinin bütün buyruklarına uyan adama yakışır” bir sağlamlıkta” davranmak anlamınagelmektedir, çünkü “dindarana” sözcüğü burada “benzetme” ve “zarf değerindedir.

68 Ülkemizde “Milli eğitim” ile “Milliyetçi eğitim” birbirine karıştırılmıştır. Gerçekten, ulus devletinin, kendi insan unsurunu oluşturan “vatandaş kişiye” milli duygular ( yurtseverlik duygusu ) vermesi ödevi vardır. Kurtuluş savaşını yapanlar, kuşkusuz, katıksız milliyetçilerdir. Ancak, bu katıksız milliyetçiler, ırk esasına dayalı bir devlet değil, “milli devlet” / “ulus devleti” kurmuşlardır. Milli devlette, ulus devletinde, milli eğitim, en azından bugün “çoğulcu eğitim” düzenidir.

69 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Orman Meselesi, İzmir İktisat Kongresi, s. 27

70 Misak-ı İktisadi Esasları, m. 5-12.

71 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat ve Maarif Meselesi, m.2,4.

72 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat ve Maarif Meselesi, m.3.

73 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat ve Maarif Meselesi, m.6.

74 Köy Okulları ve Köy Enstitüleri kuruldukları dönemde ülkede büyük hizmet görmüş, ancak daha sonra “yoz siyasi tartışmaların’’ konusu olmuş, dolayısıyla Demokrat Parti iktidarı döneminde kapatılmışlardır. 27 Ocak 1954 tarih ve 6234 sayılı Köy enstitüleri ile ilköğretim okullarının birleştirilmesi hakkında Kanun, Tasarının verilme tarihi. 12 Haziran 1952, Görüşme tarihi. 27 Ocak 1954,

Düstur. Üçüncü tertip, cilt,35/1954, Başvekalet Matbaası, Ankara 1954.

75 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat ve Maarif Meselesi.m.9

76 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Asayiş Meselesi, m. 1.

77 Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Asayiş Meselesi, m.2.

78 Misak-ı İktisadi, m.2 : “Türkiye halkı milli hakimiyetini canı ve kanı pahasına elde ettiğinden, hiç bir şeye feda edemez “.

79 Misak-ı İktisadî, m.6.

80 Misak:ı İktisadi., m.9

81 İzmir İktisat Kongresi,s. 89.

82 Gözler, Hukuka Giriş, s.34 vd. İD. Anayasa Normlarının Geçerliliği Sorunu, Ekin Kitabevi, Bursa, 1999, s. 39 vd.: “Norm insan iradesi tarafından konulan bir şeydir.Dolayısıyla beşeri irade ta rafından konulmayan bir şey norm olamaz”.

83 Hafızoğulları, Ceza Normu, Normatif Bir Yapı Olarak Ceza Hukuku Düzeni, İkinci baskı, Us-A Yayıncılık.., Ankara 1996.S.3-4.

84Thon, Norrma giuridicac diritto soggetivo.Trad. Dell’ A. Levi, padova, 1951. s. 11 vd.

851921 Teşkilatı Esasiye Kanunu, m.7; 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu. İkinci Fasıl, Vazifei Teşriye, m.9 vd.

86 Mustafa Kemal Paşa..,s.65

87 Mustafa Kemal Paşa..£.65

88 Mustafa Kemal Paşa., s.65

89 Gerçekten, Atatürk, “ Sizler doğrudan doğruya milletimizi temsil edin halk sınıflarının içinden ve onlar tarafından müntehab olarak geliyorsunuz…Sizin söyleyeceğiniz sözler beyan edeceğiniz tedbirler, halkın lisanından söylenmiş telakki olunur. Çünkü halkın sesi , hakkın sesidir “demektedir (Mustafa Kemal Paşa..,s.57 ).

9ü İzmir İktisat Kongresi. Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat ve Maarif Meselesi, m.1-9, Ziraatta Hayvanat Meselesi, m. 1-18, Çiftçiliğe Ait Bazı Meseleler, m.1-18, Ziraatle Makine Meselesi, m.1-8.

91 İzmir İktisat Kongresi, Misak-ı İktisadi Esasları, .n.5. Orman Meselesi, nı.l-9.; Tüccar Grubunun Esasları, Ormanlar Meselesi, m. 1-15.

92 İzmir İktisat Kongresi, Asayiş Meselesi, m.1-14.

93 İzmir İktisat Kongresi, Yollar Meselesi, m..1-9: Vcsait-i Muhabere Meselesi, 1-7

94 İzmir İktisat Kongresi, Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Reji Meselesi, m.1-2, Aşar Meselesi, m.1-2; Tüccacar Grubunun Esasları, İnhisar Rejiminin Refl; Temettü Vergisi, m.l; İtibari Teşkilat ve Teshilalı, m. 1-4.

95 İzmir İktisat Kongresi, Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, Ziraat Bankası.ve İtibar-ı Zirai Mes’eleleri. m.1-6.: Tüccar Grubunun Esasları, Bankalar, m.1-5, Kambio ve Borsa İşleri, m.1-6, Ti-caret-ı Bahriye Meselesi, m.l-24, Gümrük siyaseti, m. I. A, B,C, Gümrük Muamelatı, m.l-5; Sanayi Grubunun. İktisadi Esasları. Gümrüklerde Himaye Usulü jıı. I, A,B,C,D.

96 İzmir İktisat Kongresi. Sanayi Gurubunun İktisadi Esasları. Teşvik-i Sanayi Kanunu Hakkında. m.2.A,B,C.D.E,F,G,H; İşçi Grubunun İktisadi Esasları,m.27.

97 Tüccar Grubunun Esasları, Madenlerin İşletilmesi, m.1-9.

98 İzmir İktisat Kongresi. Çiftçi Grubunun İktisadi Meseleleri. Çiftçiliğe. Ait Bazı Maddeler,m.5; Tüccar Grubunun Esasları. Ticaret Odaları, A,B,C,D,E ; Sanayi Grubunun İktisadi Esasları, Sanayi Odaları A,B,C,D,E,F.

99 İzmir İktisat Kongresi, İşçi Grubunun İktisadi Esasları, m. 1-34. .

1.00 İzmir İktisat Kongresi, Tüccar Grubunun Esasları, Tedrisat-ı İktisadiye, m.1-4; Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları, m.9; Sanayi Grubunun İktisadi Esasları. 5-Tedrisat-ı Sınaiye. A.B.C.D.

101 İzmir İktisat Kongresi, Tüccar Grubunun Esasları, Kavanin Ahkam-ı Ticariyenin Islah veTadili,m. İve ayrıca 2, A.B.CT.D,E: Şirketler, m.1-5.

102 Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat döneminde, Kırım savaşı sonrasında Paris Anlaşmasınıimzaladıktan sonra (1856 ) yurda dönen Ali Paşa, hemen işe başladı ve gerekli kanunları vücuda getirmeye çalıştı. Bu bağlamda olmak üzere, Fransız Ceza Kanununu çevirterek 1856 yılında, bir padişahfermanıyla, Osmanlı Devletinin Ceza Kanunu olarak yürürlüğe koydurdu. Fransız’ Kara ‘Ticaret Kanununu aynı şekilde çevirterek Türk Ticaret Kanunu olmak üzere yürürlüğe koydurdu. Bir Deniz Ticaret Kanunu düzenleyerek yürürlüğe koydurdu. Ali Paşa Fransız Medeni Kanununu da çevirtip aynı usullerle Türk Medeni Kanunu olarak yürürlüğe koymak isterken Cevdet Paşa gibi bazı ricalin etkisiyle bundan vazgeçti. Ve.’Mecellei Ahkamı Adliye adıyla Fıkıhtan alınma yarı bir kanunu medeni vücuda getirmeye başladı” (Özer. Age.,s.386 ) .Bilindiği üzere. Mecelle, “kanun” sıfatı kazanmamış ve yani bir Kanun olarak hiç yürürlüğe “girmemiştir. Öte yandan, belirtilen bu kanunların tatbiki için bazı önemli kuruluşlar oluşturuldu. Örneğin, “Divanı Ahkamı Adliye” adıyla bir tür Adalet Bakanlığı oluşturuldu. Nizamı mahkemeler üç derece üzerine kuruldu. Fransız hukuk ve ceza muhakemesi usullerinden önemli hükümler tedvin olundu. O vakte kadar cari olan eyalet sisteminden vilayet idari taksimatına geçildi..

Şurayi Devlet oluşturuldu. Ancak, Ali Paşa Şurayi Devletten amaçladığını elde edemedi ( Özer., Age., 387 ). Görüldüğü üzere, Osmanlı İmparatorlu döneminde derme-çatma bir “iktibas” olgusu gerçekleştirilmiş, böylece Devletin hukuk düzeni yeniden oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak , bu ba-şarılamamış, İmparatorluk, Birinci Dünya Harbi sonunda hukuki yıkılmıştır. Yeni Türkiye yıkılan İmparatorluğun mevzuatını “tevarüs “ etmiş, ancak böylesine çarpık bir mevzuatla her halde fazla bir yol alamayacağını görüldüğü içindir ki, İzmir İktisat Kongresinde, en başta yukarıdaki hükmün konulması ihtiyacı duyulmuştur.

103 Bu konuda, Kongar’ın “ Mustafa Kemal ve arkadaşları Türkiye’ deki işçi sınıfının kol- lektivist bir ekonomiyi destekleyecek ölçüde gelişmediği gerekçesi ile, bilinçli olarak sosyalist olmayan bir kalkınma yöntemi seçmişlerdi ( Age., s. 260 ) değerlendirmesine katılmıyoruz. Bir kere, bizzat Atatürk, yukarıda da belirtildiği üzere, sermaye yokluğundan değil, tersine özünden ötürü “ sınıf kavgası” anlayışına, yani korporativızme dayalı toplumsal bir düzenin “yene Türkiyede mümkün olabileceğine inanmadığını, açıkça ifade etmiştir ( Mustafa Kemal Paşa., s. 68 ). Aynı düşünce, inatla ve daha açık bir biçimde, İktisat Vekili Mahmut Esat Bey tarafından da vurgulanmıştır (Mahmut Esat..,s.76)…

Öte yandan, İzmir- İktisat Kongresinde, çiftçiye ve işçiye verilen değer ve bunun sonucu olarak alınan kararlar karşısında ( İzmir- İktisat Kongresi, iktisat Esaslarımız, Çiftçi Grubunun İktisadi Esasları; İşçi sınıfının iktisadi Esasları ), Kongar’ in “Toplantıda toprak reformu ve grev hakkı gibi konular tartışılmazken , özel girişimci çabalarıyla sermaye biriktirmesini sağlayıcı önlemler örgütlendi “ değerlendirmesine katılmamız mümkün değildir. Elbette, doğrudur, İzmir- İktisat Kongresinde, konuşulan “ esaslı” konularla karşılaştırıldığında sadece “tali” olan grev hakkı ve toprak reformu konuları konuşulmamıştır. Burada, her halde, insaflı olmak gerekir, çünkü “yeni Türkiye ‘ nin düzenine ilişkin “asli’ konular karşısında, daha savaştan kurtulamamış bir ulusun tek düşüncesi, o günler sadece “tali” olmaktan öteye geçmeyen grev hakkını ve toprak.reformunu tartışmak olamazdı.

104 İzmir iktisat Kongresi, İşçi Grubunun İktisadi Esasları, m.1,4.6,7,8, 11,14

105 Gerçekten, Kongreye davet edilen “işçi kadınlar murahhassı Rukiye Hanım” ( İzmir İktisatKongresi, s. 85 ) aynen şunları söylemiştir: “Milli inklabımız memleketimizde memleketimizde mevcut bütün müstahsillerin murahhaslarından mürekkeb bu muazzam kongrenin toplanmasını mümkün kılmıştır. Bugünlere erişirken biz kadın işçilerini de fevkalade bir sahada görüyoruz. Bizleri bu kongreye davet eden Büyük Millet Meclisi Hükümeti erkanına ve bilhassa Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinebiz kadınlar samimi teşekkürlerimizi takdim ederiz”“Türkiye’de “memleket işlerine kadınların da iştirak etmesi ilk defa vukubuluyor. Bu şerefin bize müyesser olması kalplerimizi ferah ve gurur hissiyle doldurdu. Kongre, iktisadiyatımızın temelini teşkil eden işçi sınıfının meşru haklarını tanıdı. Bu netice kadın işçileri namına şayab-ı şükrandır”….”Yaşasın Türk işçi ve köylüleri, yaşasın Türk işçi kadınlığı”Görüldüğü üzere, İzmir İktisat Kongresinin ne kadar muhteşem bir .eser olduğun anlamak için sadece Rukiye Hanımın bu sözlerini anlamak becerisini göstermek yeter. İzmir İktisat Kongresi, “yeni Türkiye’ de, sadece Türk işçisine verilen değeri yansıtmamakta, aynı zamanda kadının erkeğe eşitliğinin ve kadının ilk kez “kamu hayatına” gerçek anlamda katılmasının tarihi bir belgesi olmaktadır.

106 Mustafa Kemal Paşa.. s. 66-8 : “ Mazide, Tanzimat devrinden sonra ecnebi sermayesi Müstesna bir mevkie malikti, devlet ve hükümet ecnebi sermayenin jandarmalığından başka birşey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye buna muvafakat edemez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız…son söz olarak demiştim ki memleketimizi artık esir ülkesi yaptırmayız. Nazar-ı dikkatinizi celbetmiş olan

konferansın son müzakeratı bu nokta ile alakadardır. Lozan konferansının talike uğraması aynı mesele ve noktadan münbaistir. Ordularımız en büyük bir zaferi ihraz etmişler ve meşyi-ı muzafferanesini tevkif edecek hiçbir mania mevcut değildir. Böyle bir zamanda İtilaf devletleri Hukuk-i tabiiye meş-ruamızı müzakerat ile tastik edeceklerini, müzakerat ile halledeceklerini söylediler ve bizi konferansa

davet ettiler…Muhatablarımız hukukumuzu tastik etmiş olmadı…Konferanstaki muhataplarımız bizimle Uç dört senelik değil, Uçyüz ve dörtyüz senelik hesabatı rü’yet ediyorlar ve hala muhatablarımız Osmanlı Devletinin tarihe karıştığını ve bugün bunun yerine yeni Türkiye’nin mevcudiyetini, bunu kuran milletin cok azimkar, imanlı ve celadetli olduğunu, istiklali tanım ve hakimiyet-i milliyesinden zerre kadar fedakarlık yapmayacağını hala anlayamamışlardır…bu millet istiklal-ı tanımının temin edildiğini görmedikçe yürümeye başladığı yoldan bir an tevaffıık etmeyecektir…bizi sulha kavuşturmaktan ineneden esbap doğrudan doğruya esbabı iktisadiyedir, mülahazat-ı iktisadiyedir….iktisat demek her şey demektir…”

107 Gerçekten, varılan bu sonucun doğruluğu. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanınca. TBMM açılışında, açıkça doğrulanmış bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirci1 in Türkiye Büyük Millet Meclisi’ nin 21’ inci Dönem İkinci Yasama Yılının Açılışında Yaptıkları Konuşma, Ankara. 1999 : “ Türkiye, teokratik bir devlet değildir ! laik bir devlettir ! “ Laiklik demokrasinin de inanç ve ibadet hürriyetinin de temeli ve teminatıdır”. “Türk vatandaşı, laik cumhuriyetle Müslümanlığı bağdaştırmıştır “ (s.19 ) . “Mirasçısı olduğumuz imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesi ve onun küllerinden Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu da ulus-devletin dünyaya yayılmaya başladığı tarihi dönemde gerçekleşmiştir”…” Eğitimde ve hukukta modernleşme arayışına girilmiştir” ( s. 15 ) …. “Demokrasi, kendini savunmaktan mahrum bir rejimin adı olamaz “ (s.16)…”Bulunduğumuz bölgede, devraldığımız tarihi şartlar ve coğrafyanın dikte ettirdiği bazı olumsuzluklar, bizim ayakta durabilmemiz için, demokratik, üniter ve laik devleti, mutlaka korumamızı gerektiriyor “ ( s. 17 )

Kaynak: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-46/izmir-iktisat-kongresi-gorusler-ve-degerlendirmeler

AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 16 Şubat * Türk Hava Kurumu

1925 yılında bugün (16 Şubat 1925) Ülkemizde havacılığı geliştirmek amacıyla, daha sonra “Türk Hava Kurumu” adını alan “Türk Tayyare Cemiyeti” kuruldu.

Mustafa Kemal, Dünya’da havacılığın hızla gelişeceğini sezinler. Türkiye’ninde bu alanda geri kalmaması ve Türk Havacılığının gelişip, güçlenmesini sağlamak amacıyla zaman geçirilmeden gerekli girişimleri Cumhuriyet’in ilanından 16 ay sonra 16 Şubat 1925′de başlatarak, Ankara’da Türk Tayyare Cemiyetinin kurulmasına önayak olur. Kuruluşun adı, harf devriminden sonra, Türk Hava Kurumu (THK) biçiminde değiştirilir.

Cemiyet’in kuruluş amacı; Türkiye’de havacılık sanayisini kurmak havacılığın askeri, ekonomik, sosyal ve siyasal önemini anlatmak; askeri, sivil, sportif ve turistik havacılığın gelişmesini sağlamak; bütün bunlar için gerekli araç ve gereci hazırlamak; personeli yetiştirmek ve UÇAN BİR TÜRK GENÇLİĞİ yaratmaktır.

“Türk Hava Kurumu” adını alacak olan “Türk Tayyare Cemiyeti” kuruldu.
(16 Şubat 1925)

Türk Hava Kurumu bu amacını gerçekleştirmek için 23 Nisan 1926′da Türk Havacılığının gereksinimi olan teknik personelin eğitilmesi amacıyla “Tayyare Makinist Mektebi”ni hizmete açtı. Aynı yıl Alman Junkers Tayyare Fabrikasıyla işbirliği yaparak “Kayseri Uçak Fabrikası’nı” kurdu. Alman Junkers lisansıyla A-19 ve A-20 uçaklarını üretti ve bu uçakların bakım ve onarımlarını yaptı. Fabrika, 1929 yılında Milli Savunma Bakanlığı ‘na devredildi.

Türk Hava Kurumu, uzun süren bir Kurtulus Savaşı’ndan yeni çıkmış, yorgun ve yoksul bir halkın, Türk Halkı’nın inanılmaz büyüklükteki maddi-manevi desteğiyle can buldu. Bu destekle ilk 10 yıl içinde 351 uçak satın alarak Türk Silahli Kuvvetleri’ne bağışladı.

Türk Hava Kurumu, 1927 yılında, havacılık faaliyetlerinin dünya çapında gelişmesini sağlayan ve sportif havacılık konusunda uluslararası boyutta en üst düzeyde organ olan Uluslararası Havacılık Federasyonu’na (FAI) üye olmak için başvurdu. 2 yıllık bir uğraşıdan sonra 1929′da FAI’ye tam üye oldu. Kurum o günden beri ülkemizi, hava sporları konusunda, yurt içinde ve yurt dışında başarıyla temsil etmektedir.

1931 yılında, Pilot Vecihi Hürkuş kendi atölyesinde ürettiği uçakla Ankara’dan havalanarak küçük bir Türkiye turu yapmayı başardı. 1932 yılında Cemiyet’in yurt dışında eğittiği mühendislerden Selahattin Reşit Bey ve ekibi motor ve pervanesi dışında tüm parçaları Türk malı olan ilk ulusal tipteki uçağımızın (MMV-1) prototipini üretti. Bu üretim bütün yurtta çok büyük heyacan yarattı.

1935′de alınan kongre (Genel Kurul) kararıyla Cemiyet’in ismi “Türk Hava Kurumu” (THK) olarak değiştirildi.

” İSTİKBAL GÖKLERDEDİR ! “

Bu, o yılların coşkusu içinde söylenen sadece bir çift güzel söz değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne konulan bir hedef oldu. Bu amaçla 3 Mayıs 1935′de Türkkuşu kuruldu.Atatürk’ün yıllar boyu her gittiği yerde konuşmalar yaparak gençliğe vermek istediği havacılık aşkı, havacılık coşkusu, kısa sürede sonuca ulaştı ve gençler akın akın Türkkuşu’na koşmaya başladı. Kurum, Vatan göklerine aralarında Atatürk’ün manevi kızı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha GÖKÇEN‘in de bulunduğu, birçok değerli eleman yetiştirdi.

Pespeşe açılan paraşüt, planör, motorlu uçuş ve model uçak okulları, 10 Temmuz 1936′da hizmete giren İnönü Planör Kampı, 1937′de açılan Etimesgut Motorlu Uçuş Kampı ve aynı yıl yapılan Ankara ve İzmir Paraşüt kuleleri, binlerce gencimizi biraraya getirdi. Havacılık öyle bir hızla gelişti ki, Türkkuşu Öğretmenlerinden pilot E.Âli Yıldız, 12 Haziran 1938 günü 14 saat 20 dakika süren bir planör uçuşuyla dünya rekoru kırdı. Öğrencisi Ziya Aydoğan isimli pilotumuz THK’nun İnönü Eğitim Merkezi’nden Kayseri’ye kadar, 466 Km.lik bir mesafeyi planörle uçtu.

THK’nin planör eğitimleri için gerekli olan planörler, Kurum’un Akköprü Atölyesi’nden sağlanıyordu. Bu atölyede 1940 yılına kadar yüzlerce planör üretimi, motor ve planör onarımları yapıldı. 1940 yılı sonlarında ise Akköprü’de sınırlı bir kadroyla çalışan atölye fabrika haline getirildi ve burada İngiliz Miles Magister eğitim uçaklarının seri montajına başlandı.

1939-1941 yılları arasında 2nci Dünya Savaşı öncesinde Genelkurmay Başkanlığı’nın da isteğiyle Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu. 1944 yılında üretime başlayan ve çok geniş kapsamlı bir girişim olan Etimesgut Uçak Fabrikası’nda, Magister uçaklarının yanısıra, THK-1, 3, 4, 7, 9, 13 planörleri ile THK-2, 5 ve 10 tiplerinde eğitim, sağlık ve nakliye uçakları üretildi.

Ülkemizde küçük atölyelerin yaptığı motor imalat denemeleri bir tarafa bırakılırsa, ilk motor fabrikasının THK tarafından Gazi Orman Çiftliği’nde kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu fabrikanın çalışmaları 1951 yılına kadar sürdü ve dönemin getirdiği koşullar nedeniyle aynı yıl Makina ve Kimya Endüstrisi’ne devredildi. Bu fabrika 1952′de tamamen kapatıldı, halen Türk Traktör Fabrikası olarak işletilmekte ve traktör üretimiyle ülke ekonomisine katkıda bulunmaktadır.

THK’nin 1925′ten bu yana havacılığın çeşitli dallarında yetiştirdiği Türk gençler sadece sportif faaliyetlere katılmakla kalmadı, yurt savunmasında da etkin rol aldı. Bunun en canlı örneğini 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda görüldü. Hava İndirme Harekatına, o dönemde askerlik görevini parasütçü olarak yapan kurumun yetiştirdiği gençler teşkil ediyordu. Harekat esnasında kurumun uçak ve pilotlarına da önemli görevler verildi.

Özellikle 1980′li yıllardan sonra THK sportif havacılık konusunda, 1990 yılından sonra da uluslararası ilişkilerde büyük gelişmeler kaydetti. FAI Genel Kurul ve Komisyon toplantılarında etkili bir politika izlenerek THK ve Türkiye ön plana çıkarıldı. Mevcut olan planör, paraşüt, uçuş okulu ve model uçak okuluna ilave olarak 1996 yılında bünyesinde balon, yelkenkanat ve yamaçparaşütünün bulunduğu Çok Hafif Hava Araçları Okulu kuruldu.

1995′de Dünya Paraşüt Şampiyonası, 1996′da 1.Dünya Hava Oyunları Test Yarışmaları, 1997′de 61 ülkeden 3200 sporcu,hakem ve jüri üyesi ile yöneticilerin katıldığı 7 ayrı bölgede 16 havacılık dalında yapılan 1 nci Dünya Hava Oyunları başarı ile yapıldı.

Haziran 2000′de 6 dalda 1 nci Türkiye Hava Oyunları, Temmuz 2002′de ise 2 nci Türkiye Hava Oyunları, Haziran 2004′de 3 ncü Türkiye Hava Oyunları ile ulusal ve uluslararası havacılık tarihine silinmeyecek imzalar attı.


Atatürkçü Düşünce Derneği * Erdoğan KARAKUŞ Makale

Tarihte Bugün – 16 Şubat 1925: Türk Hava Kurumu kuruldu

THK Cumhuriyet Tarihinde Ulu Önder ATATÜRK tarafından kurulan ilk kurumdur. Mustafa Kemal 1911 tarihinde Bingazi(Libya)’de İtalyanlara karşı savaşırken bir saldırıyla İtalyanları denize dökmek üzeredir. Ancak ortaya İtalyanların keşif uçakları çıkar. Uçakların gürültülü bir şekilde alçaktan uçuşları atları ve develeri ürkütür. Saldırı kuvveti dağılır.Bir uçak aşağıdan açılan ateşle düşürülmesine rağmen saldırı başarısız olur. Mustafa Kemal çok üzülür.

Yıllar sonra 16 şubat 1925 tarihinde THK’nu kurarken havacılık hakkındaki görüşleri,Türk Ulusu’na en doğru yolu göstermektedir.

”Bundan sonra insanlığın hizmetine girecek en büyük gelişmeler havacılık alanında olacaktır. Hatta gün gelecek insanoğlu uzaya gidecek, başka dünyalara gidecek, Ay’ı ve benzer gezegenleri bile fethedecektir. İşte bu çağdaş savaşlar da göklerde üstün olan uluslar tarafından kazanılacaktır. Ey Türk Gençliği göklerdeki yerini en kısa zamanda almak zorundasın.yoksa o yeri başkaları alır. Vatanın bütünlüğü, milletin birlik ve istiklali elden gider. İstikbal göklerdedir.”

THK kurulduktan bir yıl sonra Kayseri’de uçak fabrikası kuruldu. Uçak makinist okulu açıldı. THK kendine özgü çeşitli uçak ve planör üretti. Anılan uçak ve planör örnekleri şu anda Ankara Paraşüt Kulesi yanındaki THK Müzesinde sergilenmektedir.

THK aynı zamanda pilot yetiştirmek için büyük bir gayret içindeydi. Yetiştirdiği en önemli pilotlardan birisi ATATÜRK’ün manevi kızı Sabiha GÖKÇEN’di. Çünkü Sabiha GÖKÇEN dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu. Sabiha GÖKÇEN Dersim isyanını bastırma harekatına katılmak istedi. ATATÜRK bu isteği tedirginlikle karşıladı. Çünkü isyancı 5-6 aşiret 1850’li yıllardan beri İngilz-Fransız sömürgecilerden yardım alarak Osmanlı Devleti’ne karşı da çeşitli bahanelerle isyan etmişlerdi. Daha evvelki isyanlarında padişah aynı zamanda halife olduğundan dini bahane edememişler, başka bahaneler uydurmuşlardı. Şimdi Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını önlemek için Fransızların teşvikiyle dini de bahane ederek isyan ediyorlardı. İsyancılar o güne kadar,onlara karşı olan 100’ü aşkın bölge aşireti, çevre köy ve kasaba halklarının, malına canına, ırzına hiç acımadan tecavüz etmiş,bazı karşı duran aşiretleri katletmişti. O güne kadar 30000 Dersim’li Dersim’i bu katliamcılar, soykırımcılar nedeniyle terketmişti. ATATÜRK çok sevdiği manevi kızının bu isteğini kıramadı. Ancak ona kendi tabancasını verirken şunu söyledi. ”Çocuk,sen şimdi,cani,soyguncu, soykırımcı, katliamcı, ırz düşmanı olan isyancılarla mücadeleye gidiyorsun. Eğer onların eline canlı geçme ihtimalin olursa, bu silahı beynine sıkacak, namusunu teslim etmeyeceksin.’ ‘Sabiha GÖKÇEN ”Hiç şüpheniz olmasın.”deyip söz vererek tabancayı almış, kırk uçaklık filonun kahraman bir pilotu olmuş, çok başarılı görevler icra etmişti.

ATATÜRK’ün ölümüyle sadece THK değil, Nuri DEMİRAĞ, Vecihi HÜRKUŞ gibi havacılık sanayisiyle uğraşan bütün kuruluşlar yıllar içinde büyük darbe yedi. ABD yardımları ve NATO’ya giriş darbeyi katladı. Bu darbe havacılık sanayisi olmayan ulusların bağımsızlığı da olmaz darbesiydi.

THK bütün bu olumsuz gelişmeler sonucu,devlet desteğinin çok azalmasına rağmen, dar bütçesiyle, havacılığı Türk Ulusu’na sevdirme gayretini devam ettirdi. Ücretsiz kurslarla binlerce gence havacılık sevgisi aşıladı. Türkiye’de ilk defa havadan tarımsal ilaçlama ve havadan yangınla mücadeleyi başlattı. Bu durum Türkiye’nin milyonlarca ağacını yangından kurtardı. Şu anda Türkiye’de havadan orman yangınlarıyla mücadelede en büyük kuruluş olarak görevine devam etmektedir.

2000’li yılların başından itibaren cankurtaran uçak hizmeti sunmağa başladı. Aynı zamanda organların süratle ihtiyaç olan yerlere ulaştırılması için havadan ulaştırma teşkilatı kuruldu. Bu suretle bir çok insanın hayatının kurtulması sağlandı.

THK’nun en büyük hizmetlerinden birisi de Türkiye’de tamamen havacılıkla uğraşan bir üniversitenin kurulmasıdır. 1990’lı yılların sonunda THK’nca kurulan Havacılık Üniversitesi Vakfı, 2000’li yılların başında THK’nun sorunları nedeniyle tasfiye edilmek üzereydi. Ancak zamanın yöneticileri bütün zorluklarına rağmen vakfı yaşattılar ve 2012 yılında THK’nun yılların birikimi mevcut olanaklarından da yararlanarak THK Üniversitesi kuruldu.

Ulu Önder ATATÜRK’ün kurduğu kurum ebediyen yaşasın. Ülkenin bağımsızlığının, bölünmez bütünlüğünün güvencesi olsun.

Erdoğan KARAKUŞ

Afrin Harekatı ve Türkiye’yi bekleyenler.. * Prof.Dr.Sait Yılmaz

Afrin bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı 11’inci gününü tamamlarken, bölgedeki siyasi ve askeri dengelerin değişme emareleri göstermesi yeni senaryoları da gündeme taşıyor. Afrin bölgesindeki gelişmeleri, İdlib bölgesindeki bazı gelişmeler ile birlikte paralel izleme gereği ortaya çıkıyor. Suriye’deki taraflar sürekli politikalarını gözden geçiriyor, yeni ittifak olasılıkları ortaya çıkarken çatışmaların sürpriz bir şekilde tırmanarak, büyüme ihtimali de var. Bu nedenle, içinde bulunulan resmi iyi okumak, sonraki adımları görerek, tedbir almak zorundayız. Bu makalede de konu ile ilgili öngörülerde bulunmaya çalışacağız.

Rusya Federasyonu (RF) ve Suriye (Esat) Rejimi;

Rusya’nın Afrin için hava sahasını açması ve askerlerini Tel-Rifat’a çekmesi, harekâtın
daha elverişli şartlarda yapılmasına imkân sağlamıştır. Rusya’nın Afrin harekâtı için Türkiye’ye verdiği desteğin arkasında üç beklenti var;

(1) ABD’ye yanaşan Kürtleri terbiye etmek,

(2) Türkiye’yi ABD’den daha fazla uzaklaştırmak,

(3) İdlib’in temizlenmesi için Türkiye’nin daha çok gayret etmesi.

Rusya ve Suriye hükümeti iki konuda sıkıntıdadır;

(1) Kürtler; RF, Kürt kartını ABD’nin elinde almak istiyor. RF’nin Kürtlere yönelik Soçi’deki görüşmelere çağırma ve “otonomi için Türkiye’yi ikna ettim” sözleri YPG/PKK için yeterli olmadı. YPG/PKK, “otonomi alana kadar ABD askeri var olmaya devam etsin” düşüncesinde.

(2) Türkiye; Astana Süreci ile Türkiye’ye ateşkesi sağlama garantörlüğü verilmiş olsa da asıl beklenti, İdlib bölgesini Sünni cihatçılardan temizlemesi idi. Ruslara göre; Türkiye, İdlib ile ilgili verdiği sözleri yerine getirmedi, hızlı adımlar atmadı, Sünni İslamcı gruplar ile işbirliğine devam ediyor.

Rusya ve Esat rejimi, ABD ile arasını bozacağından Türkiye’nin Fırat’ın batısındaki Münbiç’e harekât yapmasını destekliyor. Ama bu bölgelerin nihayetinde Suriye rejimine devrini de bekliyor. Aksi takdirde yani RF ve Esat rejimi ile İdlib’te yaşanan çelişkili durum Afrin’de de devam ederse Esat rejimi ile sıcak çatışmalar gündeme gelebilir. Rusya’da bu sene başkanlık seçimleri olduğunda seçimlere kadar Türkiye’yi yanlarında tutmak, Suriye’de sağladıkları hâkim konumu sürdürmek istiyorlar.

Ancak, Ruslar beklentileri ile ilgili şu üç konuda Türkiye’ye baskı yapıyorlar;

(1) ÖSO ve diğer Sünni cihatçılar ile yolların ayrılması,

(2) İdlib’in temizlenmesi,

(3) Barış Süreci kapsamında Kürtlerin de tatmin edilmesi.

İdlib’te neler oluyor?

Türkiye, başta Heyeti Tahriri Şam (HTŞ; Eski El Nusra) ve ÖSO olmak üzere Sünni cihatçılar ile flörte devam ediyor. Türkiye’nin İdlib’te yaptıkları ciddi şüpheler uyandırıyor. Bir yandan Ruslar ve Esat bölgeyi temizlemek için gayret ederken, Türk tankları HTŞ ile birlikte Halep yakınlarında durduruluyor.

Sünni Grupların temsilcisi Suriye Müzakere Grubu (SNC[1]) Soçi’de 29-30 Ocak 2018’de yapılan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi görüşmelere katılmadı. Bu durum, SNC üzerinde Türkiye’nin etkisinin kalmadığı ve bu etkinin ABD ve Suudi Arabistan’a geçtiği şeklinde değerlendiriliyor. Özetle barış görüşmeleri için çok önemli olan SNC çatı grubu Türkiye’yi dinlemiyor. Türkiye, Soçi’de sadece kendine yakın grupları temsil etti.

Suriye rejimi, RF ve İran; İdlib’te inisiyatif almak, bölgeyi Sünni cihatçılardan temizlemek, kısaca ülke bütünlüğü istiyor. Türkiye ise bölgeyi temizlemediği gibi bu örgütlerle işbirliği yapıyor. Bu durumda, “Türkiye’nin İdlib ve dolayısı ile Afrin’de niyeti ne?” sorusu ortaya çıkıyor.

Türkiye, Afrin harekâtının hedefini YPG/PKK varlığını yok etmek ve Suriyeli göçmenlerin dönüşünü sağlamak olarak açıklamıştı. Arap dünyası, Türkiye’nin İdlib’ten Fırat’a bir Sünni kuşak oluşturarak, 3.5 milyon Suriyeli göçmeni buraya doldurmayı planladığını düşünüyor[2].

Bazı kaynaklar, Türkiye’nin kimlik politikasının yarı bağımsız devletlerin bir araya geldiği bir federalizmi ve müteakiben Bosna modelini içerdiğini öngörüyor[3].

Afrin’deki harekatın geleceği..

Türkiye, bölgede 30 Km. derinliğinde bir tampon bölge oluşturulacağını açıklamıştı. Kuzeydeki cepheye ilaveten, doğu ve batı cepheleri de açılmış (Harita), Afrin şehri kuşatılmıştır. Bölgede terörist temizliği devam etmektedir.

Harita: Afrin Harekâtı (25 Ocak 2018)

Zeytin Dalı Harekâtı’nın 11. gününde harekâtın başlangıcından itibaren Afrin’in 5 beldesinde toplam 18 köy, 1 köy altı yerleşim yeri, 5 stratejik dağ ve tepe olmak üzere toplamda 24 nokta terör örgütünden temizlenmiş oldu.

Rus uzmanlar, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeybatısında yürüttüğü Zeytin Dalı Harekâtı’na iyi hazırlanmadığını, bu yüzden sahada sıkıştığını ileri sürüyor. BDT Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve askeri uzman Vladimir Yevseyev, bölgede taarruz etmeye yetecek sayıda Türk birliğinin olmadığını, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) güçlerinin ise savaşacak durumda olmadıklarını savundu. Yevseyev, ÖSO’nun değil de TSK’nın Afrin’e ilerleyebilmesi için en az 2,5 katı kadar daha askere sahip olması gerektiğini, fakat böyle bir birliğin oluşturulmadığını iddia etmektedir[4].

Türkiye’nin Afrin’de yanına çektiği 25 bin kadar sivil savaşçı; eski El Kaidecileri, Selefi cihatçılar, Müslüman Kardeşler gibi bazı İslamcı gruplar, paralı askerler ve gönüllülerden oluşuyor. Afrin harekâtına Türkiye yanında katılan vekil savaşçılar şunlar[5]; (1) Feylak el-Şam, (2) Ceyş el-Nasr, (3) Cebhat el-Şamiya, (4) Nureddin Zengi Tugayları, (5) El Caber grubu, (6) Sultan Murat Tugayı, (7) Semerkand Tugayı, (8) Muntasir Billah Tugayı, (9) Fatih Sultan Mehmet Tugayı, (10) Hamza Bölüğü, (11) Kuzey Fırtınası, (12) Türkistan İslamcı Partisi, (13) Selahaddin Tugayı.

Türkiye, Suriye’den başka Libya’da kendine yakın Sünni grupları destekliyor. Katar ve Sudan üzerindeki etkisi ile de Ortadoğu’da etkin bir aktör olmaya çalışıyor. Yani genel kanaate göre; Sünni İslami hedefler Türk dış politikasına yön vermeye devam ediyor[6].

ABD, Suriye’de konumunu güçlendiriyor..

ABD Dışişleri Bakanlığı Suriye’de IŞİD tehlikesi ortadan kalkmış olmasına rağmen askeri varlık bulundurmaya devam etmelerinin gerekçelerini şöyle açıklıyor[7];

(1) Esat’ın gitmesi gerektiği.

(2) İran’ın Suriye ve Irak’taki faaliyetlerinin önlenmesi.

(3) İsrail’in güvenliği.

ABD Dışişleri, bu hedeflerinin Türkiye ile vekilli savaşçılar arasında da olsa bir askeri çatışmaya yol açabileceğini kabul ediyor ama hala Suriye’nin geleceği için işbirliğinden bahsediyor.

YPG/PKK içinde adam başına 350 dolar veren ABD, Kürtlerden sonra Suudi Arabistan’ın desteği ile Sünni grupları da yanına çekiyor. Fırat Kalkanı’na katılan bazı ÖSO liderleri ABD ile de görüşüyor.

Türkiye ile ABD’nin arasının düzelmesi Trump yönetiminin Kürt kartını oynamaktan vazgeçmesine bağlı. Ancak, bu kolay değil. ABD’nin Suriyeli Kürtleri destekleme nedenleri şu şekilde değerlendiriliyor[8];

– Eylül 2014’den itibaren eğit-donat faaliyetleri ile kendine çalışacak muhalif grup yetiştirmek için para harcayan ABD, kendine sahada Kürtlerden başka müttefik bulamadı.

– YPG/PKK’nın kendileri için seçtiği kuzey bölgeyi IŞİD’a karşı savunmakta dirençli olmaları ve ABD tarafından güvenilir ortak olarak görülmeleri.

– Türkiye’nin Sünni radikal İslamcı gruplarla ilişkileri nedeni ile yolların ayrılması.

– YPG/PKK’nın IŞİD ile savaşta gönüllü olmaları ve ABD desteği istemeleri.

– Arap Baharı ile birlikte Türkiye’nin Ortadoğu’da Sünni hamiliğine soyunması, Müslüman Kardeşler ve benzeri örgütlerle ilişkilerinin ABD’de yarattığı şüpheler.

– Rusya’nın Suriye’ye gelmesi ile ABD’nin barış masasında etkili olabilmek için kendine sahada müttefik arayışı.

– Kürtlerle, Ortadoğu ülkelerine örnek olacak çeşitli etnik grupların içinde yer aldığı mezhepçi olmayan, laik, eşitlikçi bir model hükümet kurmak.

Sonuç; Türkiye ne yapmalı?

Türkiye’nin Afrin ve İdlib’teki askeri harekâtı Rusya, İran ve Esat rejimi ile Fırat’ın doğusuna yönelik harekâtı ise ABD ile ilişkilerini test edecektir.

Rusya, Kürt piyonu ile Türkiye’ye istediklerini yaptırıyor, Kürtler üzerinden Türkiye’nin hamleleri kontrol ediliyor.

ABD ise Türkiye’nin Münbiç’e gelmemesi için tehdit ederken Esat ve Rusya ile başının belaya girmesini bekliyor.

Türkiye ise RF üzerinden ABD’ye, Sünni Gruplar üzerinden Esat’a cephe alıyor. Atılması gereken iki acil adım var;

(1) Esat ile barışmak, aracısız görüşmek.

(2) Sünni gruplar ile ilişkiyi kesip, rejim ordusu ile hareket etmek.

Suriye’nin kuzeyinin tümü yani Fırat’ın doğusu da terörden arındırılmalıdır. Batıdaki başarı, Türkiye’yi doğuda diplomasiyle sonuca götürebilir. Ancak, ABD’nin sıkışması için dolaylı yöntemlere de ihtiyaç var.

Sincar ve Irak’ın kuzeyinin temizlenmesi için de Irak’la işbirliği yapılmalıdır. Irak’ın kuzeyindeki Erbil yönetimi, Bağdat’ın yaptırımlarından kurtulmak için Türkiye’den aracılık istedi. Türkiye’nin aklında gene Erbil’i yanına çekerek Irak’taki İran etkisini azaltmak var. Bu ise Irak’ın kuzeyinde 15 yıldır devam eden hataların, Türkmenlerin ihmal edilmesinin devamı demek..

[1] SNC: Syria Negotiation Commission.

[2] Al Monitor, Is US bailing on Syrian Kurds? (January 28, 2018).

[3] Andrew Korybko, The Syrian Kurds Think They Can Play Damascus Like a Fiddle, Oriental Review, (January, 26, 2018).

[4] Sputnik News, Rus Askeri Uzmanın İddiası: Türk Ordusunun Muharebe Kabiliyeti Düşük, (26.01.2018).

[5] Al Monitor, Is US bailing on Syrian Kurds? (January 28, 2018).

[6] Samuel Ramani, How Turkey’s Geopolitical Ambitions Could Change the Middle East, The Diplomat, (January 24, 2018).

[7] Paul Pillar, A New Decision to Go War in Syria, (January 20, 2018).

[8] Sherko Kirman, 8 Reasons Why America Supports the Syrian Kurds, (September 13, 2017).

ÖNCE KİN, SONRA KAN!

Dünyada Ruanda diye bir yer var.

Orta Afrika’da; etrafı Uganda, Kongo, Burundi ve Tanzanya ile çevrilmiş garip bir toprak parçası… 12 milyon nüfusa ve 26.338 kilometrekare toprağa sahip, bizim Konya ilinden bile küçük garip bir devlet.

Önce Alman, sonra da Belçika sömürgesi olan bu küçük ülke; engebeli arazi yapısı nedeniyle “Bin Tepeli Ülke” diye de anılır. Aslında “Bin Tepeli Ülke”den daha çok, “Bin Dertli Ülke” denilse daha doğru olur.

Fakat Ruanda önemli. Çünkü dün Ruanda’da yaşananları ve Ruanda’yı anlamadan, bugün ülkemizde bizlere yaşatılmak istenenleri anlayamayız.

Esasen Belçika sömürgesiydi.

Derken baktılar ki, bu Ruandalılar “Ruanda’nın Ruandalılara ait olduğunu” savunmaya başlıyorlar ve sömürüye karşı başkaldırmaya niyetleniyorlar. Belçikalılar durur mu? Hemen harekete geçtiler.

Dışarıdan bakıldığında, aslında çok masumane gibi görülen bir şeyler yapıyorlardı.

Ne mi yaptılar? Ruandalılara sözde hangi ırktan olduklarını gösteren kimlikler dağıtmaya başladılar.

“E ne varmış bunda?” demeyin. Çünkü Belçikalılar; Ruandalıların ırklarını belirlerken öyle akla zarar yöntemler kullandılar ki, şaşmamak imkânsız.

Öyle DNA testi, şecere, tarih, kültür, akrabalık bağı araştırması falan değil. Yöntemleri çok daha basitti. Basit, ama şeytanca! Ruandalıların daha ince yapılı ve daha narin bir görünüşe sahip olanlarını, ince burunlularını, uzun boylularını, güzel ve yakışıklı olanlarını ve daha zengin olanlarını nüfusa “TUTSİ”  olarak kaydettiler. Şaka falan değil, şimdi sıkı durun. Ruanda’da sahip olduğunuz inek sayısı sizin ırkınızı belirleyen bir kıstas idi. Yani 10 inekten fazlasına sahipseniz “Tutsi”, 9 ve daha az ineğiniz varsa hoop oluveriyordunuz “HUTU”… Yani dün 10 ineğiniz vardı ve geceleyin birisi hastalanıp öldüyse, sabaha ırkınız değişmiş olarak kalkıyordunuz.

Yukarıda belirtilen Tutsi ölçütlerin dışında kalan halkın tamamı nüfusa Hutu olarak kaydedilmişti.

Alın size iki ayrı ırk!

Ne hazindir ki, yüzlerce yıldır aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan bu insanlar, yapay da olsa ayrılmışlar ve iki ayrı ırka bölünmüşlerdi. Yaşadıkları ilerde yaşayacaklarının yanında bir hiçti ve bu durum sadece bir başlangıçtı.

Çarklar işlemeye devam ediyordu. Nüfusa Tutsi olarak kaydedilenlerin genel nüfusa oranı %10, Hutu’larınki ise %90 idi.

Halkın %10’unu oluşturan Tutsi’leri üst sınıf olarak belirleyip Ruanda’yı rahatça yönetebilmek için iktidara getirdiler. İktidara getirilen Tutsi’lere sağlık ve eğitim hizmetleri başta olmak üzere her konuda öncelik ve ayrıcalık verdiler. Hutu’lar ise; artık azınlık bir üst sınıf tarafından yönetilen çoğunluk bir alt sınıftan ibaretti.

Alt sınıf olmak kimin hoşuna gider ki?

Tabi bu durum Hutu’ların da hoşuna gitmedi. Doğal olarak iktidarı azınlığa bırakmak istemediler. Bir yandan da, dışlanmışlık, horlanmışlık ve ezilmişlik duygularının etkisiyle içlerinde büyük bir kin biriktirmeye başladılar. Lakin bu kini Belçikalı efendilerine karşı değil, Tutsi’lere karşı biriktirdiler.

Sonunda Belçika’lılar bölgeden ayrılmaya karar verince, bu sefer de yönetimi yıllardır ezilmelerine ve horlanmalarına göz yumdukları Hutu’lara bıraktılar.

Ruanda artık özgürdü. Ama bu özgürlük; yapay olarak ırklara bölünmüş ve birbirine düşman edilmiş cahil bir halkın sahip olduğu sözde bir özgürlüktü!

Daha önce emperyalistlerce desteklenen Tutsi’ler, kendilerine verilen iktidar erkini tekrar kazanabilmek için, 1990 yılından itibaren iktidardaki Hutu’lara saldırmaya başladılar. Hutu’lar ise yıllarca süren ezilmişlik ve dışlanmışlık hisleriyle intikam almaya hazırlanıyorlardı.

Yani plan ikinci aşamaya geçmiş ve iki halkın arasına sokulan kinden sonra kan da girmeye başlamıştı!

1994 yılına kadarki çatışmalarda, binlerce insan yok yere öldürülmüş ve yüz binlerce insan da mülteci konumuna düşerek ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardı.

Fakat yetmezdi.

1994 yılında Cumhurbaşkanı Habyyarimana’yı taşıyan uçağın düşürülmesi ve bu olaydan Tutsi’lerin sorumlu tutulması, bugün “Ruanda Soykırımı” diye anılan olayların işaret fişeği oldu. Bu olay üzerine şiddetlenen çatışmalarda; Nisan Ayı’ndan Temmuz Ayı ortalarına kadar, yani SADECE 100 GÜNLÜK BİR ZAMAN DİLİMİNDE TAM BİR MİLYON KİŞİ ÖLDÜRÜLDÜ!

Yalnızca bu kadar mı?  Ne yazık ki, hayır!

Dehşetin boyutu o kadar büyüktü ki, ölümlerin çoğu satırla doğrama yoluyla gerçekleşti. Hatta parası olan Tutsi’ler katillerine para vererek ateşli silahla öldürülmeyi bile seçebiliyorlardı. 1994 yılında nüfusu 7 milyon olan ülke insanlarının 1 milyonu satırlarla parçalanarak can verirken, 3 milyonu da mülteci oldu. Tam 500.000 kadına tecavüz edildi. Bunlar yalnızca resmi kayıtlara girdiği için bilinenleri, ya bilinmeyenleri? Şaşırmayın, çünkü aylık gelirin sadece 8-9 dolar olduğu, garip bir ülkeden bahsediyoruz.

İşte bir halk, bağımsızlığını kazansa bile; millet olmayı başaramaz ve Tutsi ve Hutu gibi alt kimliklere bölünürse, ne yazık ki sonuç büyük bir facia olabiliyor!

Unutmayalım ki, dünyanın her yerindeki emperyalistler, her zaman ulusal kimliğin karşısında olmuşlardır. Aynı soydan olan insanları bile, yapay olarak farklı etnik kimliklere bölmüşler ve daima “BÖL – PARÇALA – YUT” taktiğini uygulamışlardır.

Rusya’nın Türkistan’da yaptığı da buydu. Orta Asya’da Türklerin yaşadığı bölgenin adı Türkistan’dı. Çin’e yakın olanı Doğu Türkistan, Rusya ve Anadolu’ya yakın olan tarafı da Batı Türkistan…

Ve bu coğrafyada yaşayanların hepsinin ortak adı da TÜRK idi.

Onlara yeni ırk isimleri uydurdular, yeni lehçeler ihdas edip farklı farklı alfabeler dayattılar. Türk boylarının aslında ayrı birer millet oldukları yönünde, çok yönlü bir psikolojik harekât ve etkili bir propaganda yürüttüler.

Bugün ne durumdadır?

Özbek, Tatar, Kırgız, Kazak, Türkmen, Azeri… Ve bunların içinde bize en yakın olanı da Azerbaycan Türkleri değil mi?

Ama gelin görün ki, tarih bilincinden yoksun ve milli şuurdan uzak kalmış bir Azerbaycanlı kardeşimize bile diyorsun ki; “Sen de, ben de ikimiz de Türk’üz”. Adam diyor ki, “Hayır ben Azeri’yim”.

Emperyalistlerin, bu farklı ırklar ortaya çıkararak böl parçala ve yut projesi öyle başarılı olmuş ki; dininiz bir, diliniz bir, kültürünüz bir, tarihiniz bir, hatta kanınız ve geniniz bir ama buna rağmen “biz biriz” dedirtemiyorsunuz. Oysa gerçekleri bilenler ne de güzel biliyor. Azerbaycan Türklerinin Halk Şairi Bahtiyar Vahapzade bakın ne diyordu:

“Kurtlar olur çobanların koyunu,

İtten öğrenirse, kendi soyunu,

Azerilik komünizmin oyunu,

Azeri değiliz, Türkoğlu Türk’üz!”

Maalesef bu strateji uygulandığı her ülkede başarılı oldu.

Arap coğrafyasındakilerin neredeyse hepsi Arap ırkından değil mi? O zaman bu sınırları cetvelle çizilmiş Irak’ı, Suriye’si, Ürdün’ü, Lübnan’ı, Mısır’ı ve Arabistan’ı ne oluyor? Körfez savaşında Suudi Arap pilotları Amerikalılarla birlikte Irak’taki hem ırkdaşı hem de dindaşı olan insanları bombalamadılar mı?

Bir milletin parçalanmasının en kolay yolu içine tefrikayı sokmaktır. Yani ayrımcılığı ve kutuplaşmayı hortlatmak ve birbirine düşman edip araya kan sokmaktır!

Araya bir kez kan girdi miydi, artık orası en az bir asır iflah olmaz! Siz de istediğiniz gibi rahat rahat sömürürsünüz.

Bakın ne diyordu Mehmet Akif;

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

Emperyalist Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin BOP, genel hedefi de bölge jeopolitiğinin değiştirilmesi ve Balkanlaştırılmasıdır.

Balkanlaştırma derken, Yugoslavya’da öyle bir oyun oynandı ki, uzun yıllar boyunca yan yana ve barış içinde yaşayan farklı din ve etnik kökenden insanlar; önce dış güçler ve içeride de partiler tarafından kutuplaştırıldılar. Daha sonra bir futbol maçında fitili ateşlenen olaylardan sonra, her fırsatta birbirlerini boğazlar hale geldiler. Şimdi ortada bir Yugoslavya yok. Ama ABD’ye biat etmiş ve bir tür modern sömürge haline gelmiş tam yedi tane devletçik var.

Bugün Irak’ta ve Suriye’de oynanan oyunları PKK/PYD ve IŞİD gibi unsurların silahlandırılmasını ve pohpohlanmasını bu proje kapsamında değerlendirmek gerekmektedir.

Bölgemizde BOP’un işlemeye başlaması ile birlikte, ne yazık ki bu plan ülkemizde de uygulamaya konulmuştur. Lütfen gözlerinizi kapayın, 10 yıl öncesine dönün ve olanları bir düşünün…

• Türkiye’de etnik kimlik çalışmaları neden bir anda popüler oldu?

• Alt kimlik, üst kimlik tartışmaları neden en üst perdeden seslendirilir oldu?

• Ülkeyi yönetenler dahi, her fırsatta neden hep alt kimliklere vurgu yapar hale geldi ve neden bütün alt kimlikleri bir papağan gibi dile getirir oldu?

• Ülkenin her yerinde Kürtçe dil kursları, üniversitelerde Kürdoloji bölümleri ve Kürtçe televizyonlar neden art arda açılmaya başladı?

• Neden herkes “Ben Kürdüm, Çerkez’im, Arnavut’um, Ermeni’yim, Pomak’ım” demeye başladı?

• Türklüğe neden düşman olundu?

• T.C. ve Andımız neden kaldırıldı?

• Türk ordusuna neden kumpaslar kuruldu?

• Türk milliyetçiliği neden ayaklar altına alındı?

• Türkçülük aşağılanarak bölücülükle bir tutulurken, Kürtçülük neden yükselen bir değer haline getirildi?

• Türkçülükle İslam neden karşı karşıya getirildi?

• Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlardan neden ölesiye nefret edildi ve neden hatıralardan bile silinmek istendi?

• Neden ısrarla bölücü ve kutuplaştırıcı Rabia işaretleri kullanılır oldu?

• Dicle ile Fırat’ın arası; Blackwater, Global ve Black Hawk gibi isimler taşıyan karanlığın hayalet ordularıyla neden dolduruldu? Ordu derken, sayıları 25.000 – 30.000 bulan ve 10.000 – 15.000 dolar arası maaş alan, her türlü gelişmiş silah ve teçhizata sahip, tamamen profesyonellerden oluşan azılı bir yapıdan söz ediyoruz.

• Bir de tabi “Başkanlık Sistemi” olayı var. Durup dururken bu millete, Başkanlık Sistemi adı altında neden tek adamlık dayatıldı?

• Neden partili Cumhurbaşkanlığı gibi taraflı, ayırmacı ve kayırmacı bir sistem garabetine girildi?

Evet, bu başkanlık olayı önemli. Neden mi? Bakın CIA Eski Türkiye İstasyon Şefi Paul Bernard Henze, 2006 yılında Beyaz Saray’a sunduğu bir raporda ne diyor:

“Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis’i ikna ettiğimizde, ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. EĞER AMERİKA’NIN ÇIKARI TÜRKİYE’DE BİR FEDERAL DEVLET KURULMASI İSE mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan BAŞKANLIK REJİMİNE GEÇİLMELİDİR. BİR KİŞİYİ İKNA ETMEK, BİRBİRİNİ DENETLEYEN YAPIYI İKNA ETMEKTEN ÇOK DAHA KOLAY OLACAKTIR. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, BİR KİŞİ ÜZERİNE KURULMUŞ YAPIYI YIKMAK, AMERİKA İÇİN SORUN OLMAZ.”

Ülkemizde BOP’un değirmenine su taşıyan birileri, bütün bunları ne yazık ki bilinçli olarak yaparken, her devrin adamı olanlar ise bu rüzgâra kolayca kapıldılar. En üzücü olanı da, bazı akademisyen ve aydınlarımızın, hiç farkında olmadan bu değirmene su taşımış olmalarıdır.

Önce kin, sonra kan; önce kutuplaştır, sonra savaştır projesi de diyebileceğimiz bu kanlı proje; maalesef ki, (kısmen de olsa) bizde de başarılı olmuştur!

Türkiye’deki giderek artan ve keskinleşen kutuplaşmayı da bu gözle okumak lazımdır. Yoksa halkın bir karpuz gibi ikiye bölünmüş olmasını nasıl açıklayacaksınız?

Evet, ülkemizin bölücü terörle ilgili gerçekten hayati sorunları vardır. Ancak milletimizi hiç olmadığı kadar kutuplaştıran ve neredeyse birbirine düşman eden asıl etken terör sorunu değil, kutuplaştırıcı siyaset iklimidir. Bu noktayı da dikkatlerden kaçırmadan düşünmeli ve olayları doğru okumalıyız.

Ne yazık ki, bu kinli ve kanlı proje; uygulayıcılarını biraz fazlaca uğraştırsa da, yavaş ilerlese de, kabul edelim ki bizde de başarılı olmuştur!

Lakin bizim için, HALA BİR ÇIKIŞ YOLU VARDIR ve bu emperyalist tuzağı kuranların başına geçirebilmek için hala daha bir şansımız bulunmaktadır.

Evet kutuplaştık!

Evet, aramıza kin girdi!

Ama HENÜZ ARAMAZA KAN GİRMEDİ…

Yani köprüden önce son çıkıştayız!

Bu çıkış ise en şanlı, en namlı ve en kutsal olan TÜRK kimliğine sarılmaktır.

Tek adamlığa değil parlamenter sisteme sarılmaktır.

Paçavralardan medet ummak değil, ay yıldızlı al bayrağa sarılmaktır.

Demokrasiye sarılmaktır.

Yandaşlığı ve kandaşlığı bir kenara bırakarak, daha onurlu olan eşit vatandaşlığa sarılmaktır.

Mezhepçiliği ve tarikatçılığı terk ederek yalnızca Allah’ın ipine sarılmaktır, kardeşliğimize sarılmaktır.

Binlerce yıldır bizi bir arada tutan kültürümüze, tarihimize, örfümüze ve dilimize sarılmaktır.

Atatürk’e ve onun kurduğu çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sarılmaktır.

Ve gerekirse bu uğurda çocuklarımız ve torunlarımız için, kefen niyetine al bayrağa sarılmayı göze almaktır!

Yoksa maazallah kin giren araya bir de kan girerse!

Onun için, Partili Cumhurbaşkanlığı ve başkanlık gibi tek adamlığa çıkan saçmalıklardan vaz geçilmeli, parti devleti ve parti egemenliği değil, milli egemenlik ihya edilmelidir.

Milli bilince sahip millet evlatları çok daha fazla çalışmalı ve toplumu bölenleri değil, birleştirenleri iktidara getirmelidir.

Unutulmamalıdır ki, eğer aramıza bir kan girerse… Ruanda örneğinde yaşananlar, yaşanacakların yanında hiç kalır! Semeresini de emperyalistler alır.

Son sözüm ise; bizi de adeta Tutsi ve Hutu olarak ayırmaya çalışan dış düşmanlarımız ile içerideki işbirlikçi hainlere olacaktır.

Bizi de Tutsi ve Hutu olarak ayırmaya çalışan sizlere lanet olsun. Ama bilin ki, bizler asla sizin istediğiniz gibi Tutsi ve Hutu olmayacağız.

Ve bizler, ne modernleşmiş Yezitlere ne de çağın Nemrutlarına asla geçit vermeyeceğiz.

Çünkü bizler;

muhtaç olduğumuz kudreti damarlarımızdaki asil kandan alan Büyük Türk Milleti’yiz.

AKM Belleten – Cumhuriyet Tarihinde Bugün 13 Şubat * ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Osmanlı Devletinden günümüz Türkiye Cumhuriyeti Devletine kadar ülkemizin doğu ve güneydoğusunda birçok isyan olmuştur. Bunlardan iki tanesi çok önemlidir.

  • Birincisi ŞEYH SAİT ayaklanması
  • İkincisi DERSİM ayaklanması

Şeyh Sait isyanının arkasında İngiltere vardı. İngiltere’nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmekti. Çünkü Kuzey Irak’taki petrol yataklarını kendi denetimi altına almak istiyordu.

“DİN ELDEN GİDİYOR” diye Şeyh Sait önderliğinde isyan çıkartıldı. İsyan bastırıldı. Ancak Musul ve dolayısıyla Musul ‘daki petrol yatakları İngilizlerin denetimine geçti.

1925’te gerçekleştirilen Şeyh Sait isyanına emperyalizme karşı olan hiçbir devlet kurum kuruluş ve kişi destek vermemiştir.

Çünkü şu gerçek apaçık biliniyordu. Mustafa Kemal’e karşı ilk olarak emperyalistler, ikinci olarak Feodal ağalar, üçüncü olarak sözde din adamları(!), dördüncü olarak ta liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmekteydiler.

Kimlerdi bu başkaldıranlar?

Osmanlının bile “TIMAR” sistemine dahil edemediği, aşiret reisleri, şeyhler, ağalar. Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan, gençleri askere yollamayıp kendilerine muhafız yapan feodal beyler, derebeyleri.

Niçin ayaklanıyorlar?

Kendilerinin hakim olduğu ve yürüttüğü yeni düzen değişmesin diye.

İşin gerçeği tarihimizdeki bu ayaklanmalar ne Kürt yurttaşlarımıza ne de Alevi yurttaşlarımıza karşı yapılan bir hareket değildir.

Şeyh Sait, 13 Şubat 1925’te Ergani ilçesine bağlı Eğil bucağının Piran köyünde ilk defa isyana başlamıştır. Önce Genç ilinin merkezi Darhani’yi ele geçirmiş, bir alayı geri çekilmeye mecbur ettikten ve bir süvari alayını da pusuya düşürdükten sonra, Elazığ’ı almıştır. Daha sonra asiler, Diyarbakır’a yürüyerek şehri ele geçirmek istemişlerse de bundan bir sonuç alamamışlardır.
Olayın başlangıcında, Ali Fethi Okyar Hükümeti isyanı bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirmiştir. Ancak isyanın süratle yayılması; Diyarbakır, Elazığ ve Genç vilayetlerini içine alması ve genişlemeye başlamış olmasından ötürü hükümet bir ay süre ile bölgede sıkıyönetim ilan etmiştir. Olay, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdit eden, inkılaplara karşı bir isyandır. Bükreş’te toplanan Hilafet Kongresinde Vahdettin taraftarları Türkiye’de suikastlar düzenleyerek ve isyan çıkararak karşı ihtilale teşebbüs kararı almışlardı. Karşı ihtilali hazırlamakla görevli ihtilal komitesi, ülke içinde gizli beyannameler dağıtıyor, gezici hocalar ve seyyar satıcılar eliyle devrim (inkılap) hamlelerini kötülüyor, hilafet lehine telkinde bulunuyordu. Hilafet komitesi, Şeyh Sait’le anlaşarak ihtilal hazırlığı yapmıştı.

I. Dünya Savaşı’nın sonucu Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ile, Kürtler de bağımsızlık peşine düştüler. Bu amaçla kurulan, Kürt Teali Cemiyeti, İngiltere’nin mandası altında bağımsız bir Kürt Devleti kurmayı öngörüyordu. Bu cemiyet, Cumhuriyet’in ilanından sonra resmen dağıldı ise de, Kürt İstiklal Komitesi adı altında faaliyetine devam ediyordu. İsyan başladıktan sonra, Seyyit Abdülkadir, İstanbul’daki Kürtleri, silahlı bir irtica hareketine sevke teşebbüs etmiş, bu yolda planlar hazırlamıştır.

Şeyh Sait olayının ayrıca İngilizlerle de ilgisi vardı. Lozan’da halledilmeyen Musul sorununun 1924 yılında İstanbul’da toplanan İngiliz Konferansının sonuç vermemesi üzerine, Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi gerekliydi. İngiltere bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleşmek isteğini önlerken, diğer taraftan da Türkiye dahilinde, isyan ve kargaşalık çıkararak Türkiye’nin siyasal istikrarını sarsmaya çalışıyordu. Bu sırada kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kısa zamanda padişah taraftarı şeriatçı ne kadar muhalif varsa hepsini içine almıştı. Sıkı ve sert tedbirler alınması zorunluluğu ile Ali Fethi Bey (Okyar) Başbakanlık görevinden ayrılmış, yeni hükümeti İsmet Paşa kurmuştu. Güvenoyu alan yeni hükümetin ilk işi, isyan karşısında hükümete yetkiler veren Takrir-i Sükun Kanunu ve biri Ankara’da diğeri isyan bölgesinde olmak üzere iki tane İstiklal Mahkemesi kurulması hakkındaki kanunu, TBMM’nden çıkarmak olmuştur.

Takrir-i Sükun Kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Şeyh Sait isyanının ve diğer tehlikelerin ortaya koyduğu engelleri önlemek amacıyla 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önce iki yıl için çıkarılan kanun, iki yıl daha uzatıldıktan sonra 4 Mart 1929’da yürürlükten kaldırılmıştır. Yapılan planlı askeri harekat sonucunda isyancılar mağlup edildi ve elebaşları hemen yakalandı. Suçluların, İstiklal Mahkemesinde yapılan muhakemeleri esnasında, asilerin sözde dini ve şeriatı kurtarmak perdesi arkasında, memleketi parçalayıp bir Kürt devleti kurmak amacıyla harekete geçtikleri ve gizli bir şebeke teşkil ettikleri belirlenmiştir. Sonuç olarak, Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir de dahil olmak üzere bütün elebaşılar idama mahkum edilmiş ve hüküm derhal yerine getirilmiştir.

Suçluların İstiklal Mahkemesi huzurunda yaptıkları itiraftan kesin olarak anlaşılmıştır ki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programında yer alan, dini fikir ve inanışlara hürmet edileceğine ve idarelerde yerinden yönetim (Adem-i merkeziyet) usulünün uygulanacağına dair hükümler ve parti mensuplarının bu hükümlere dayanarak yaptıkları propagandalar, ayaklanmayı tertip edenlerin işine yaradığı gibi, halka isyan cesaretini de vermiştir. Bu nedenlerle Doğu’da Diyarbakır’da bulunan İstiklal Mahkemesi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kendi bölgesi içinde bulunan bütün şubelerinin kapatılmasına karar vermiş, Ankara’daki İstiklal Mahkemesi de, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adına yapılan propagandalarda dinin ve dince mukaddes olan şeylerin, siyasal amaçlara alet edildiğini belirleyerek, bu Fırka’nın durum ve çalışma tarzı hakkında Hükümet’in dikkatini çekmiştir.

Diyarbakır ve Ankara İstiklal Mahkemelerinin kararlarını dikkate alan Cumhuriyet hükümeti, Takrir-i Sükun Kanununa dayanarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bütün şube ve merkezlerinin kapatılmasına 3 Haziran 1925 tarihinde karar vermiştir.

1925 Şeyh Said isyanının Perde Arkasındakiler hakkında ayrıntılı bilgi için lütfen aşağıdaki İnternet kaynağına bakınız:

KÜRT SORUNU DOSYASI : Şeyh Said İsyanını Kim Neden Çıkardı ?

 

SAVAŞAN ORDUNUN HASTANELERİNİ GERİ VERİN!!.

Asker PKK ile hem içeride, hem dışarıda mücadele ediyor. Yaralanıyor. Şehit düşüyor. Fakat ordunun kendine ait hastanesi yok. 15 Temmuz kalkışmasını bahane edip, Ordunun hastanelerini elinden aldılar. Sonra; AKP’nin ileri gelenlerinden birçok ismin çocuklarının ve yakınlarının çürük raporu aldığı sosyal medyada paylaşıldı. Hem de isim isim… Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan bu konuyu Ulusal Kanal’da dile getirdi. İnkar eden de olmadı.

Askeri hastaneler olsa, o çürük raporları alınabilir miydi?

Birilerinin çocukları çürük raporu alabilsin diye, çocuklarımızın, savaşan ordumuzun hastanelerinin elinden alınmasına göz yumulamaz!!.

Şimdi,

ASKERLERİMİZİN HAYATI SÖZ KONUSUDUR!!.

Askerimiz yaralanıyor. Yüzü parçalanıyor. Bedeni darmadağın oluyor. Uzun süre ölümle yaşam arasında gidip geliyor. Askeri hastanelerin asker doktorları sadece Mehmetçiğimizin bedenini tedavi etmiyor. Aynı zamanda ruhunu da tedavi ediyor. Askeri hastaneler ve doktorlar savaş koşullarına göre şekillendirilmiştir. AKP bu doktorları dağıttı. Askeri doktorlar resmen kıyıma uğradı. Şimdi sivil doktorların Sahra Hastanelerine gitmekten çekindiklerini öğreniyoruz.

Eskiden Güneydoğu’da ağır yaralı askerlerimiz için; “ASKERİ HASTANEYE veya SAHRA HASTANESİNE yetişirse kurtulur” dendiğini biliyor musunuz?

Yıllarca Ordu’ya operasyon yapmaktan, yapılmasına el vermekten, Türk Ordusu’nu tanımaya vakti olmayan AKP, Askeri Hastanelerin ve askeri doktorların önemini kavrayamamış, kavramak gibi bir sorunu da olmamış olabilir. O zaman;

Ordunun başında bulunanların, Askeri Hastanelerin önemini anlatması gerekir.

Millet olarak da bizlere düşen, Askeri Hastaneler geri verilene kadar, ilgili kuruluşlara ileti göndermek, talebimizi sürekli gündemde tutmaktır.

İlgililere:

“ASKERİN HASTANELERİNİ GERİ VERİN!!”

“ÇOCUKLARIMIZIN HASTANELERİNİ GERİ VERİN!!”

Laf değil, icraat istiyoruz!!

Zahide UÇAR (11.02.2018)

^