Category: Makale

 

57 Yıla Sığan Bir Ömür: ATATÜRK – Bülent Paker

AAKM Makale - Hurriyet - OmerCan Banner 2013.v3

57 Yıla Sığan Bir Ömür: ATATÜRK – Bülent Paker

  • 1881-1938. Topu topu 57 yıla sığan bir ömür.
  • Bu ömrün 1881-1902 yıllarını içeren 21 yılı doğumundan Harp Okulu’ndan teğmen rütbesiyle mezun oluşuna kadar geçen zaman.
  • 10 Şubat 1902 teğmen olarak orduya katılışı,
  • 19 Mayıs 1919 Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a çıkışı,

9 Eylül 1922’de Yunan ordusunun denize dökülüp 10 Eylül 1922’de Mustafa Kemal’in İzmir’e girişiyle Kurtuluş Savaşı’nın tamamlanması,

  • 24 Temmuz 1923: Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla yepyeni bir devlet oluşumunun tüm dünyaya kabul ettirilmesi,
  • 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilip Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle modern devlet oluşumunun tamamlanmış olması.
  • Eğitim ve savaşlarla geçen 41 yılın ardından ömrünün geriye kalan 16 yılında bütün enerjisini koca bir imparatorluğun küllerinden yeni ve çağdaş bir ulus yaratmak için harcadı.
  • TBMM 24 Kasım 1934’te Mustafa Kemal’e ATATÜRK soyadını veren kanunu kabul ederek ömrünü̈ bir ulusa adayan insana Yüce Türk Milletinin nezdinde vefa duygularını yerine getirmiş oldu.
  • O yüce insan devrimleriyle ve fikirleriyle tüm mazlum milletlerin kurtuluşlarında öncü̈ olmuştur.
  • Bunun içindir ki, Atatürk, ölümünün üzerinden 75 yıl geçmesine rağmen, bugün de güncelliğini koruyarak dünyanın en önemli düşün, yazım, bilim, sanat, asker ve siyaset adamları tarafından övücü sözlerle anılmaktadır.
  • Atatürk on altı yılda milletinin ruhuna aşıladığı devrim ateşiyle, gençlerin dinamiğiyle tüm dünyanın hayranlıkla izlediği bir ulus devlet yaratarak Türk gençliğine emanet etmiştir.
  • Atatürk’ün emaneti olan çağdaş değerler, zaman zaman dar kafalı, kara düşünceli, ucube görüşlü̈ kişilerce yıpratılmak istense, hatta zaman zaman yıpratılsa da, emanetin gerçek bekçisi olan ve hıyanetin, Atatürk’ten çok, kendilerine yapıldığının bilincinde olan gençlik bu hıyanetin hesabını mutlaka soracaktır.

2014 HAZİRAN 16 – Atatürk, Atatürkçülük ve Cumhuriyet Düşmanlığı

AAKM Makale - Hurriyet - OmerCan Banner 2013.v3

Atatürk, Atatürkçülük ve Cumhuriyet Düşmanlığı

Dış güçlerin dışarıdan, iç güçlerin içeriden yıkmaya çalışıp yıkamadıkları; Cumhuriyetimize ve onun kurucusu Büyük Kurtarıcı Atatürk ile veAtatürkçülük ile alıp veremekleri nedir?

Bu Atatürk düşmanlığı nereden geliyor?

Bu konuda okuduklarımı bir araya getirdim bu yazıda.

“Atatürk” ismi Cumhuriyet harcının suyudur; Çanakkale’dir, Kurtuluş Savaşı‟dır; şehit ve gazilerdir; özgürlük ve bağımsızlıktır; millî ruhtur; önder gücü “örgütlü halk ordusudur”.

Bu düşmanlığı anlamak için Osmanlı tarihine bakmak gerekir. Atatürk ve Atatürkçülük düşmanlarının atalarını Osmanlı tarihinde bulabilriz. Bu düşmanlığın ataları, her türlü yenilik ve gelişmeye karşı olan, şeyhülislam ve medrese kurumu, yeniçeri ve ilmiye (uluma) sınıfı, ahi loncaları, arasta esnafı ve buna benzerleri, her zaman ayaklanma ve isyan çıkarmışlardır. Patrona Halil, Kabakçı Kul Mustafa… 31 Mart… Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Ahrar Fırkası, İkinci Grup… Bunların aslında Atatürk düşmanlığı Cumhuriyet düşmanlığıdır. Cumhuriyet, gericilik yuvası olan medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattığı, ilmiye sınıfını tasfiye ettiği için bunlar Cumhuriyet düşmanıdırlar. Şimdi bunlar Cumhuriyeti ve onu ayakta tutan tüm temelleri yıkmaya ve teker teker tasfiye etmeye çalışmaktadırlar.

Temel bir sosyolojik kavram olarak, her devrimin kendi karşı devrimini yarattığı bilinmektedir. Türkiye’de uzun zamandan beri yaşanan çelişki, Atatürk Devrimleri ile Karşıdevrim arasındadır. AKP yönetiminin atalarıda işte bu Osmanlı köklerinden gelen, Osmanlıyı tekrar mezardan kaldırıp hortlatmaya çabalamakta ve karşıdevrimin partisi olduğu için bu yaptıklarını yapmaktadır. Atatürk Devrimi, yeni bir Sevr’den korunmak için Türkiye’yi orta çağdan yeni çağa yani çağcıllığa (modernliğe) geçirmeye; Karşıdevrim ise, onu orta çağda tutmaya çalışıyor. Devrim şıklık ya da hoşluk olsun diye yapılmadı.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi iki dönemden oluşuyor: Bilinen Atatürk Devrimi dönemi (1919 – 1950) ve Karşıdevrim dönemi (1950‟den bugüne kadar). Karşıdevrim şu temeller üzerinde kuruldu: Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kapatılması, İmam Hatip okullarının açılması, öğretmenliğin 2. sınıf meslek haline getirilmesi. 1950‟den sonra CHP hiç iktidar olamadı, hatta daha doğrusu tek başına iktidar olamadı. Yaptığı muhalefet ise, zayıf ve şaşkın oldu. Atatürk Devrimini savunacak yerde, onu ayraç içine alıp Avrupa’dan sosyal demokrasi ideolojisini ithal ettiler. Partiler ve önderler değişse bile 1950‟den bu yana Karşıdevrimin “tek-parti” dönemini yaşıyoruz. AKP’nin karşıdevriminin hedefi şeriat diktatörlüğü, yani Türkiye‟yi İran‟a benzetmektir ki, gidişhatta bakıldığı zaman bu istikamette doğru hızlı adımlarla gittiğimizi götürülüyoruz ve epeyce de yol almışız bence. Batı emperyalizmi bu tip gelişmeleri zaten hep çok sevdi, hep alkışladı, hala da alkışlıyor ve destek oluyor. Kısacası Sevr Antlaşması ardından Rumeli’den kovulan Türklerin bu sefer Anadolu’dan da kovulmalarının planıdır yapılanlar.

Atatürk ve Atatürkçü çizgi, laikliği temel ilke olarak benimsediği için, onlara göre, dine karşı bir tutum içindedir. Oysa, çok bilinen şeyleri söyleyip geçmek bile, laikliğin aslında din(ler)in özgür bireyler tarafından seçilme ve benimsenme hakkının korunması; devletin görevinin herhangi bir dinin üstünlüğünü dayatmasını engellemek demek olduğunu; herkesin kendi inancını, kendi vicdanında, deruni bir biçimde yaşaması için hepsine eşit uzaklıkta ya da yakınlıkta durarak, her birinin (hepsinin) güvencesi olarak, hukuksal varlığıyla garantörlük görevini üstlendiğini herkese anlatabilir. Tabii, anlamak isteyene! Onlar dini temel alan bir sistem istiyorlar; Atatürk ve onun düşüncesinde olanlar ise Devlet‟i, herkesi kucaklayan, herkesin özgürlüğünü, inancını ve düşüncesini garanti altında tutmak isteyen, ulusal, (yani tüm ulusu diğer bir deyimle tabiiyeti, uyruğu kapsayan) uygulamalarla dünyaya, uluslararası ölçütlere uyumlu, çağdaş bir kimlik ve düzen peşindedir.

Din, bir inançtır. Hangisi olursa olsun, dinler kurallarını dayatır. Onlara karşı durmak demek, o dinle bağlarını koparmaya varabilecek bir yalnızlaştırmayla karşı karşıya kalmak demektir. Bunun için, kilise ile çatışmaları ve aforozu düşünmek bile yeter. Oysa, hukuk çerçevesinde işleyen bir devlet, bütün organlarıyla, yurttaşlarının her anlamda ve bağlamda özgürlüklerini öbür yurttaşların özgürlüklerinin sınırlarına kadar kullanmalarını sağlamakla yükümlüdür. Dinde “bağlanmak” ve onun tüm kurallarına uymak bir zorunluluktur. Devlet ise belli kurallar çerçevesinde işler ve bunun için anayasası, yasaları, kurum ve kuruluşları vardır. Dinde erk, kutsal olan Allah, peygamber ve onlar adına davrandıklarını savlayan kişilerdedir. Devlet’te ise bir aygıt söz konusudur. Bu aygıtı demokrasi kuralları içinde şu veya bu yönetebilir. Bazen de, gücü herhangi bir biçimde elinde bulunduran kişi ya da gruplar ya da şahıslar da bu aygıtı ele geçirip, laik kurallar içinde yürümesini sağlayabilirler. Çatışma bunun içindir.
Ancak, bizdeki dinciler açıkça din düzeni yanlısı görünmek istemezler ve ikiyüzlü davranarak demokrasi içinde din kurallarını egemen kılmak yolunda çaba harcarlar. Oysa bu, eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Dinsel ya da dinci yönetim, varoluşu gereği, kendi kurallarını koyarak yürüyeceği için, yasalar zamanla geçersizleşir ya da değiştirilerek dinsel güdüme sokulur. Dinci anlayışla demokrasiyi uygulamak olanaksızdır. İşte sorun buradadır. Çağdaş ve hukuksal olan mı; dinin kurallarını yeniden dayatan, tutucu, bağnaz ve tapınma kurallarının sınırladığı bir çerçeve mi?

Dikkat edilmeyen ve fazla konuşulmayan birşey de, Cumhuriyet devrimi gerçekleşirken karşı devrimin zaten Meclis’in içinde olmasıydı. Atatürk Devrimlerinin daha adı bile konmamışken, temelleri atılan devrimlerin karşı devrimleri ta o zamanda mevcut idi. Tarih henüz 30 Ağustos 1922’de, Büyük Savaş’ın hazırlıkları yapılırken, Keçiören’de, Refet Paşa’nın evinde, Rauf Bey (Orbay) “Saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım… Bizde ulusu ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da, saltanat ve hilafet makamıdır.‟ dememiş miydi? Zafer kazanıldıktan sonra, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması kararı Meclis‟in özel komisyonunda görüşülürken, komisyon üyesi hocalar, hilafetin saltanattan ayrılamayacağını, din kurallarına dayanarak iddia etmiyorlar mıydı? Bunun üzerine, Mustafa Kemal söz alarak, “Efendiler, egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye bilim gereğidir diye, görüşme ve tartışma ile verilmez. Egemenlik, saltanat, kuvvetle, kudretle, zorla alınır…” de-medi mi? Komisyon Başkanı Hoca Mustafa Efendi bu sözler üzerine, “Af edersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk, açıklamalarınızla aydınlandık” dedikten sonra, bu önemli devrim Meclis‟in karma komisyonunda kabul edilmedi mi? 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilince, Mustafa Kemal’in kimi en yakın arkadaşı sanılanlar, İstanbul gazetelerine, ”beklenmedik bir durum, konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir. Erken ilan edildi” diyerek karşı çıkmadılar mı? Daha sonra, Cumhuriyet rejimine karşı durup, çalışmadılar mı? Saltanatın kaldırılmasından birkaç ay sonra, bu kararı içine sindiremeyen Millet Meclisi üyesi Şükrü Efendi “İslam Halifeliği ve Büyük Millet Meclisi” adıyla yayınladığı kitapta, ”Halife Meclis’in, Meclis halifenindir.” diyerek TBMM’nin halifenin bir danışma Meclisi olduğunu ve yeni seçilen halifenin de Devlet Başkanı olduğunu belirtmemiş miydi?

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, ilk hükümet programında, “halk tarafından kabul edilen ve halk tarafından kabul edilmeyen devrimler” diyerek Atatürk devrimlerini resmen ikiye bölmedi mi? Daha sonra gelen sağcı iktidarlar, daha fazla oy toplayabilmek için, daha fazla “imam hatip ortaokulu ve lisesi”, daha fazla “Kuran kursu” olmalıdır diyerek bunların sayısını binlere ve on binlere çıkarmadılar mı? Atatürk, “Yaşamda en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir.” derken; çağdaş bir toplum, laik bir Cumhuriyet yaratmak isterken; gerçekler din kurallarındadır diyenler giderek etkinleşmedi mi? Köy enstitüleri kapatılmadı mı? Halkevlerinin kapılarına kilit vurulmadı mı? Demokrasi, sadece sayısal çoğunluk, sadece sandık olarak kabul edilmiyor mu? Eleştirel akıl yerine, dinsel doğmalar giderek ön plana çıkarılmadı mı? Bu koşullarda Atatürk düşmanlığı nereden geliyor sorusu, böylece tarihsel ve sosyolojik açılardan yanıtlanmış oluyor. Burada sorulması gereken soru da şudur: Bu koşullarda daha başka nasıl olabilirdi ki?

Sorun “isim” değil, ismin yaptıklarından “öncesi ve sonrasıdır”, iktidar partisi “buz dağının” görünen kısmıdır…

Öncesinde, padişahlık döneminde hükümdar, Müslüman toplum gözünde, şeriat yasalarını uygulayan, Yaradan’ın imparatorluk sınırları içerisindeki temsilcisidir. Bu yasalar, “O’nun” son elçisiyle gönderdiği kutsal kitabın bizden istedikleri demektir. Bu yasaların uygulanmasında, tarikat, mezhep, cemaat liderleri ve kadılar etkindirler.
Sonrasında, cumhuriyetin yasaları geçerlidir; “insan”, “Yaradan’la”, kendi vicdanında buluşur. Bu bir devrimdir; padişah, şeyhülislam, kadı, hacı, hoca, şeyh, şıh yoktur; kutsal kitap kişisel ihtiras ve çıkarlar adına yorumlanamayacaktır; bu, bir güç kaybıdır ve kabul edilemez.

Bu, kişiye yönelik bir “düşmanlık” değildir; kaybedilmiş olan gücün yeniden kazanılması, cehalet aracılığıyla teslimiyetin yeniden egemen olmasıdır. Seçilen isim, temsil ettiği değerler bütünü doğrultusunda “hedefin adıdır”; bunun gerçekleşmesi için maddi ve manevi alanlarda cihat gereklidir. Bunun adı da gericiliktir.

Benzer durum “bölücü feodal zihniyet” için de geçerlidir. Kan emici bin yıllık feodal zulüm “özgür ve eşit yurttaş” kabul edemez. Aşiret egemenliğinin sona ermesi ve sömürünün bitmesi, toprak reformu, bu zalimlerin sıradan yurttaş olmaları sonucunu doğuracaktır; zulmün adı “töredir”, cezası ölümdür, baskıya dayanamayıp kaçan ana da olsa, kardeş de olsa, gittiği yerde bulunur, öldürülür; köyler basılır, kadınlar, yaşlılar, bebeler öldürülür; sonra da “böyle yapmasaydık bizi ciddiye almazlardı” denir. Bu çağ dışı zihniyetin de son yıllarda aynı“hedefi” seçmesi ve saldırması bu nedenledir. “Feodalizm ve Gericilik”, “şer ve savaşın” adlarıdır, geçmişte de aynı zaman dilimleri içerisinde harekete geçmişlerdir, aynen bugün olduğu gibi, aynı kaptan “şer içerler”. Bu kap bugün BOP kabıdır, bu tarihî bir fırsattır, bir daha ele geçmez ve bu fırsat değerlendirilmelidir.

Tümur Selçuk’un dile getirdiği gibi; “BOP emperyalizmdir, sömürüdür. Dünyada birkaç ailenin başı çektiği Güç ve Para Tarikatının (GPT) ve ona salkımlanmış bir takım asalak tüccar ve politikacının oluşturduğu, sıkıntılı ülkelerin siyasî ve ekonomik özgürlüklerini kısıtlayan ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendiren bir “şer ve savaş” yapılanmasının Orta Doğu planıdır.

(GPT) kendisine hizmet edecekleri seçer. Genelde kendi bünyesinde yetişmiş olanları ya da toplumun bir biçimde peşine takıldığı, yahut takılabileceği isimleri belirler, bunların zayıflıklarını kullanarak sömürü hedefine ulaşmaya çalışır. Güney Amerika ülkelerinde böyle olmuştur, ülkemizde de böyle olmuştur ve olmaktadır. Bunun için, din, etnik köken ve siyasi görüş alanları, kullanılabilirlikleri ölçüsünde makbuldürler. En geçerli kavram slogan “DEMOKRASİ”dir! Medyamızda “demokrasiden” bolca söz edenleri yakından izlemek ve ana maksatlarını sezmek gerekir.”

Toplumsal hareketler boşluk kabul etmez. Cumhuriyet devrimlerine “özünde” sahip çıkamayıp bunu hayata geçirememiş toplumlarda, aydın da, cahil de aynı ölçüde pay sahibidir, hadi cahil bir ölçüde bağışlanabilir, ama aydın asla. Özel günlerde bayrak sallayıp şiirler okuyarak ya da “andımızı”, “çarpık” bir eğitim sistemini süslemek için ezberletmekle laik cumhuriyet korunamaz ve gelişemez. Maddî ve manevî yoksulluklara sahip çıkarak, dertlinin ayağına kadar giderek derdine planlı, programlı ve örgütlü bir biçimde el atmasını bilememiş ve çağdaş anlamda aydınlatamamış olan “ göstermelik” bir cumhuriyet anlayışı ve uygulamalarının oluşturduğu büyük boşluğu “şer ve savaş erbabı” kurnaz ve hazırlıklı bir biçimde doldurmuştur. Kredi kartı denen “çağdaş kelepçelerimize” olan aşkımızı, hayallerimizi satın almaya yarayan sevdamızı terk edecek gücü bulmadan, “onurumuzdan başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadı” deyip “dik durmadan” bu belaları aşmak mümkün değildir.

Saygılarla,

Ömer Can Şirikçi

omercan.sirikci@ataturk.org.au

Avustralya Atatürk Kültür Merkezi

Eğer Bizi Yönetenler Türk Olsaydı…

Zahide Uçar tarafından yazıldı.
Perşembe, 22 Aralık 2011 22:25

7 Düvel bir araya geldi, Türkleri Anadolu’dan sürme planını yeniden ısıtıp yürürlüğe koydu.

Soykırım tescilli Fransız meclisinde “soykırım inkar yasası” kabul edildi.

Atalarımızın dediği gibi; “it itliğini, kış kışlığını yapacak” da, ülkenin yönetim mekanizmalarında olanlar bu güne kadar ne yaptı? Asıl ona bakmak lazım.

Türkiye gibi, bütün emperyalist devletlerin çıkarının kesiştiği bir coğrafyada oturup, bu durumu Türkiye’nin çıkarına kullanamayan güdük idareciler ülkemizi emperyalist katillere paspas yapmıştır.

Eğer bizi Yönetenler Türk olsaydı neler yapardı:

İzmir’e Türk Soykırımı anıtı diker, 7 düvel’in maşası Yunan’ın yaptığı katliam, tecavüz ve çıkardığı yangınları kanıtları ile belgeselleştirip gösteren bir işgal müzesi açardı.

Çanakkale’ye, Maraş’a, Antep’e Türk Soykırım anıtları diker; açılan işgal müzelerinde işgal ve işlenen cinayetleri, halkın verdiği mücadeleyi kanıtlarıyla belgeselleştirip gösterime sunardı.

Erzurum, Kars, Van ve mağdur olan bütün illerde Rus, Fransız askeri elbiselerini giyerek nasıl Müslüman-Türk katliamı yaptıklarını belgeselleştirirdi. Ermeni katiller tarafından yakılan, kuyulara doldurulan korumasız Müslüman Türklerin kemikleri toplanır, katliamın yapıldığı illerden birine kurulan katliam müzesinde sergilenirdi.

Hocalı Türk Soykırımını kendi meclisinden geçirirdi.

Baktın Ermeni diyasporası soykırım iddiasında bulunuyor, tedbirini alırsın.

O yıllarda Osmanlı’nın ticaret ayağı olan Ermeni ayağını kırmak için Ermeni vatandaşların önce dinini bölen, sonra isyan ettiren ülkeler hakkında, masum-savunmasız Müslüman-Türk katliamı yaptırdıkları gerekçesi ile suç duyurusunda bulunabileceğin uluslar arası mahkemelere başvurmanın yollarını ararsın.

En iyi savunma karşı saldırıdır. Üstelik elinde haklı olduğunu kanıtlayan binlerce kanıt var.

O dönem dedesi, kardeşi öldürülmüş, tecavüze uğramış insanlarımızın çocukları ve torunlarının katliama destek olmuş devletlerden şikayetçi olup, tazminat davaları açmaları sağlanmalıydı.

Ermenistan ve Ermeni diyasporası soykırım yalanını pişirdiklerinde, Akdamar Adasını Açıkhava müzesine dönüştürüp, Ermenilerin tecavüz ettiği, öldürdüğü, göle attığı Müslüman Türklerin simgesel heykellerini dikip, tarihi gerçekleri belgeselleştirip o tecavüz adasının tecavüz kilisesinde gösterime sunulmalıydı.

Tabii bunları yapmak için önce Türk Olmak, Türk’ün derdiyle dertlenmek, Türk gibi düşünmek, icazeti Türk Milletinden almak gerekir.

Bu mıymıntı, besleme tavırla gelinecek yer ancak burasıdır!!.

Van Akdamar Adasını yalakalık olsun diye çan seslerine mahkum edenler şimdi niye timsah gözyaşı döküyor anlamadım.

Atatürk vefat ettikten sonra Türklere seçtirmiş gibi yaptıkları atanmış memurlar, kendi kompleks ve sunulan koltuklarının diyetini bu millete bol kepçeden ödetmiştir.

Öcalan gibi bir küresel maymunun, ikinci bir İsrail devleti kurmak, Büyük Ermenistan hayalini gerçekleştirmek için hangi genetik kodlarının kullanıldığını bile açıklamaktan aciz, korkak, bu milletin güvenine ihanet etmiş devlet erkanı ile karşı karşıyayız. Öcalan’ın gerçekte Artin Agopyan adında bir Ermeni olduğunu saklamak kimin işine geliyor, düşünürseniz ihanet içinde olanları da açığa düşürürsünüz.

Türkiye Türkiye’den yönetilseydi, Öcalan’ın Artin Agopyan kimliği açıklanırdı. O zaman ne olurdu biliyor musunuz?

Kürtler nasıl bir tuzağa çekildiğini öğrenirdi. PKK’nın ilk saldırdığı köylerin Ermeni kalkışmasında Ermenilere karşı mücadele eden köyler olmasının bir tesadüf olmadığını anlardı. PKK yönetiminde ki gizli Ermenilerin aslında Kürtler için değil, Kürtleri kullanarak böldükleri coğrafyada İsrail ve Büyük Ermenistan Devleti kurmak için çalıştıklarını anlardı.

Bu gerçeği açıklamayan siyasi, bürokrat, asker… Hepsi bu millete ihanet etmiştir!!.

Bu gerçeği yazdığımızda, psikolojik harp unsurları ve etki ajanları bizi “ırkçı” olmakla suçlayacaktır. O zaman bizde şunu soralım;

“Ermeni tarihçi Levon Boğos Dabağyan ‘soykırım yapılmamıştır’ diyor. Asıl soykırımı bize Bizans uyguluyordu. O yüzden biz 1071’de Alparslan’ın ordusu ile birlikte Haçlı Ordusuna karşı savaştık. Osmanlı bize hoşgörü göstermedi. Hoşgörü idare etmektir. Osmanlı bizi bağrına bastı. Bizi kışkırtamayan devletler önce dinimizi üçe böldü. Ondan sonra isyan başlattı diye yazıyor.”

Söyler misiniz, “soykırım yapıldı” diyen bütün etki ajanları, konsomatris gibi televizyon masalarını gezerken, “soykırım olmadı, iki taraflı bazı acılar yaşandı” diyen ve bu konuda kitap yazan Dabağyan’a neden ekran yasağı uygulanıyor?

Özel televizyonları bırakın, Dabağyan’a devletin televizyonu olan TRT’de neden program yaptırılmıyor?

Bu durumun tek bir açıklaması var:

“Bütün su başları işgal e-dil-miş-tir!!.”

İdareyi ele almadıkça, bütün kuklaları kukla sahiplerinin suratına çarpmadıkça, kendi öz yurdunda aşağılanmaya, horlanmaya, köle olmaya mahkumsun!!.

Bu ülkeyi dışarıdan atananlar değil de, halkın seçtikleri yönetseydi eğer; Dabağyan’ın “bize asıl soykırımı Bizans yapıyordu” sözünü devlet bir koz olarak kullanır, bu hakikati tarihçilerine belgeletir, iftiracıların suratına çarpardı.

PKK 30 yıldır Ermeni Soykırım yalanını pişirenlerin finansal desteği ve silah yardımı ile cinayet işlemeye devam ediyor.

Şayet bizi yönetenleri biz seçseydik, PKK’ya silah satan devletlere dava açabilirdik. Hatta o silahların katlettiği şehit yakınlarının o ülkeler aleyhine tazminat davası açmasına devlet olarak ön-ayak olurduk.

Bu söylediklerimi ancak mandacılar, kompleksli aydınlar, ona buna kul olmaya alışmış kendi ayağının üzerinde durmaktan aciz zavallılar “hayal” olarak görür.

Oysa bütün bilimsel buluşlar, fetihler, kahramanlık destanları hayal edip hayallerini gerçekleştirmek için hareket edebilen yürekli insanlar sayesinde gerçekleşmiştir.

Kargalar ancak bok karıştırmayı hayal edebilirken, ANKA kuşları Kaf Dağını hayal edebilecek kadar asil, Tanrısal köklerine yakındır.

Kimse karga sürülerinin çokluğundan umutsuzluğa kapılmasın. Bir çakaralmaz patlama sesi bile bütün karga sürülerini dağıtmaya yeter. Değil mi ki ülkemin bütün yaraları dışarı kustu… Değil mi ki bütün ihanet su yüzüne çıktı… Bu demektir ki, ihanetin temizlenme zamanı da gelmiştir. Bu demek ki dışarı kusan yaralarımız tedavi olacaktır. Bu demektir ki, UYANMANIN VAKTİDİR!!.

Neden bu haldeyiz sorusunun cevabı aslında çok basittir.

Hatırlar mısınız; bir Genel Kurmay Başkanı Kandil’i “BBG Evi gibi izliyoruz” demişti. Toplum değerlerini çökertmek için yapılan bir program adıyla açıklama yapan bir Genel Kurmay Başkanın varsa, ülkenin BBG evi olması kaçınılmazdır.

Aynı Genel Kurmay Başkanı kendi personeli ABD tarafından esir alınırken şöyle bir tavsiyede bulunuyordu: “Şövalye ruhlu olun(!)..”

Türk Devlet yapısında “şövalye” diye bir unvan var mıydı? Orada bir Türk gazeteci olsaydı eğer; “hangi şövalye, tapınak şövalyesi olsa olur mu” diye lafı gediğine oturturdu.

Bir Türk Genelkurmay Başkanı gibi değil de, AB devletlerinden birinin Genel Kurmay Başkanı gibi düşünen bu zat, Türkiye için ne kadar üzülebilir? Türklere ait bir örnek veremeyecek kadar Türk’e yabancı..

Hani Ahmet Şık’ın basılmayan kitabı yasaklanıp bütün kopyalar toplanmış, tutuklanma nedeni basında çarşaf çarşaf yayınlamıştı. Cumhur, yani halkın başkanı tutuklamaya nasıl yorum yapmıştı hatırlayın.

“O kitap için gazeteler iyi bir piar çalışması yapmış oldu. 10 binler satılacakken, 100 binler satılacak şimdi(!)..”

PR, yani halkla ilişkiler(!).. PR’ın ne demek olduğunu cumhurdan kaç kişi anlamıştır sizce? Anlayan tek bir köylü bulamazsınız. Başkanı olduğu bir halkın dilini konuşamayan, İngilizce düşünen bir Cumhurbaşkanı(!)…

Bazen gerçek çok basittir. Okumasını bilene…

İngiliz’in de, Şövalyelerin de Ermeni ile bir problemi yoktur…

Bilmem anlatabildim mi?

Anlayana…

Kaynak: http://www.zahideucar.com/index.php?option=com_content&view=article&id=92%3A-eer-bizi-yoenetenler-tuerk-olsayd&catid=3%3Amakaleler&Itemid=5